" Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere; Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere" N. F. Kısakürek

İnsanlığın bitmediği, kendisi için istemediğini, kendisine layık görmediğini başkasına istemeyip layık görmeyen, itmeyen, hor görmeyen, kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştirmeyen, özgürlüğe değer veren, insanların göz yaşlarının sel olmadığı, seven ve sevginin insana neler vereceğine sevilerek şahit olan yerlere gönlüm uçmak istiyor tıpkı Üstat Kısakürek gibi.

Bir yanım, oturma yapılacak çok işler var, zaman oturma zamanı değil. İnsanlar egolarının esiri olup tuttuğu parçanın tek doğru olduğunu düşünürken, kendisi gibi düşünmeyeni tekfir edip sordukları sorulara verilen cevaplarla tatmin olmayıp deist olmalarını görürken, aile kavramı değerini yitirip evlenenlerin dahi küçük sebeplerden dolayı parçalanmalarına şahit olurken Allah için söyleyecek çok sözlerin var demekte.

Diğer yanım da bu telaşın nedir, bu dünyayı sen mi kurtaracaksın, sana mı kalmış dağılmış parçalanmış insanları birleştirmek, gençlere ayar çekmek, dağılan aileleri toplamak demekte. Rahmetli babamın yaşanmış onca acılarına binaen söylediği "al abdestini, kıl namazını, tut orucunu, kimsenin işine karışma..." sözünü dikkate al demekte. Otur evinde kendi işine ve rahatına bak, kahvaltılar, günler, gezmeler, dizilere bak ve günü gün et demekte.

Bir melankoliye mi bağlandı yüreğim? Nedir acaba bunca koşturmacalarımın arkasında yatan hedefim? Uykum bölündü ve bir gece yarısı yine bilgisayarımla hemhal oldum.

Hayatı ve insanları okumak, herkesin derdiyle dertlenmek, dört duvar arasında olanlara, geçmişinde yaşadıklarına şahit olmak, şu kadar parçalanmışlıkları görüp içi içine sığamamak bu kadar zor mu Allah'ım...

Şeytan ve şeytanlaşmış insanlar gerçekten boş durmuyor. İnsanın bitmek tükenmek bilmeyen istek ve beklentileri her zaman açık bir kapı. Dünya dört bir yandan sarmış her birimizi. Modern dünya ve internet çağı mazeretlerimizin hası. Hayata yetişme derdinde olan ve durmadan gece gündüz koşan, yetişemeyen, hatta hiç yetişemeyecek olmamızı bilmemize rağmen hala koşturmacalarımız...

Bir yanda onca emirler ve nehiyler bir yanda da insanı baştan çıkaran istekler ve tatmin olmamış bedenlerimiz..

Bu git gelleri yaşatıp beni rahat yatağımdan kaldıran, medyanın hapsi altında kalmış yürekler, dumura uğramış akıllar, reklam dünyasının bize sunduğu baş döndürücü etkisi ve altında ezilen bedenler...

Dün Almanya'da Astec kitap fuarında kitaplarımın başında imzadaydım. Yıllarca kitap fuarları müdavimi olan, her kitap fuarını dört gözle bekleyen, fuarı her fırsatta değerlendiren, çok değerli hocalarımı evime almak için fırsat bekleyen, gittiğim zaman dönmek istemeyen ben altı kitabım çıktıktan, masanın diğer tarafına geçtikten sonra sevemez oldum.

Reklam dünyasının esiri olmuş, reklamın en etkin olduğu bir dönemin içinde internet cahili olmanın, instegram, facebook, twitter gibi görsellerin hele de televizyonun ne kadar etkin olduğuna kani oldum. Evime dönerken de hiç de sevmediğim ama kendimi mecbur hissettiğim fotoğraf paylaşımı yaptım.

Bir yanım "riya olur mu acep, belki riya olur yapma" derken diğer yanım "yapmalısın, aksi takdirde seni kimse tanımayacak, sözüne değer vermeyecek, yazdıklarını okumayacak, seminerine gelmek için plan yapmayacak..." demekte.

Hasılı, reklam dünyasından etkilenmeyen, etkisi ile hareket etmeyen kimse kalmamışken "yapmalısın" tarafım ağır bastı. Medya bizleri de etkisi altına aldı. Anlaşılan ayağım yerdeki gölgelere, taşa takıldı. Bu noktada yine aklıma üstat Kısakürek geldi.

"Ayağın taşa takıldığında 'Allah kahretsin' bile deme, dua et ki taşa takılan bir ayağın var."

Ayağım ve yüreğim arkada hoş bir seda bırakma, Rabbimin katında bir mazeretim olsun demek derdinde...

Ves-selam...