İnsan kendisini aynada görmek istemez. İnsanın kendiyle yüzleşmesi bazen ağır gelir ruha. Ki ayna yalan söylemez. Kusurları gizlemez, eksikleri süslü göstermez, görünen neyse onu yansıtır. Aynalarda filtre yoktur. İşte bu yüzden bazı insanlar aynaya bakmak yerine onu kırmayı tercih ederler. Kendilerinde eksik olanı görmek yerine karşılarındaki mükemmelliği değersizleştirmeye çalışırlar. Çünkü başkasının başarısı, kendi kusurlarının sessiz bir hatırlatıcısıdır.

Üniversiteyi kazandığım yıllarda mahalle arkadaşlarımdan bazıları benimle, “Sen okumaya devam mı edeceksin?”, “Profesör mü olacaksın?”, “Öğretmen olup ders mi anlatacaksın?” gibi sözlerle alay ederdi. O günlerde tuhaf bir şekilde bu mahalle baskısı altında ezilirdim. Bu mahalle baskısı o dönemlerde görünmez duvar örüyordu etrafıma ve ben de kitapların bana gösterdiği dünyada yaşamaya çalışıyordum.

Fakat yıllar sonra fark ettim ki mesele benim okuyor olmam değildi. Onları rahatsız eden benim attığım adım değil, kendilerinin atamadığı adımmış. Çünkü insanı başkasının ışığı değil, kendi karanlığı ürkütür. Bu karanlıkta yaşarken de başkasının saçtığı ışıktan gözleri kamaşır ve rahatsız olur. Başkasının gayreti, kendi tembelliğini; başkasının istikameti, kendi savruluşunu; başkasının başarısı, kendi ihmallerini hatırlatır insana.

Bu yüzden insanlar seni küçültmeye çalışır. Sen küçülürsen onların eksikliği görünmez olacaktır. Oysa hakikat değişmez. Dağın yüksekliği, ovanın onu alçak göstermeye çalışmasıyla azalmaz.

Hayatın birçok alanında bunun farklı örneklerini görmek mümkündür. İnanç konusunda da benzer durum vardır. Ateist olduğunu söyleyen insanlar bu durumu bir fikirden çok kimlik haline getirir. Dini sürekli tartışma konusu yapıp onda kusurlar arayarak kendi karanlıklarını haklı göstermeye çalışırlar. Bu esasında kendi iç dünyalarındaki boşluğu doldurma çabasıdır. İnsanın en zor yüzleşmesi, vicdanıyla yaptığı yüzleşmedir.

Okullarda da buna benzer bir tablo vardır. Derslerle ilgilenmeyen genellikle sınıfın en arka sıralarına kümelenmiş öğrenciler vardır. Bir zaman sonra öğretmenler onların peşinden koşmayı bırakır, ödevlerini kontrol etmez, hatalarını düzeltmeye çalışmaz, onlara soru sormazlar. Sınıfta varlıklarıyla yoklukları arasında fark kalmamaya başlar.

İlk bakışta bu durum öğrenci için bir rahatlık gibi görünür. Kimse hesap sormuyor, kimse uyarmıyor, kimse peşine düşmüyor, sorumsuz bir şekilde dilediği gibi yaşıyor... Aslında bu sessizlik, onun için en ağır hükümlerden biridir. Acısı artık ondan vazgeçilmiştir. Daha da acısı ise onun bundan haberi yoktur.

Çalışkan öğrenciler için ise durum farklıdır. Onların eksikleri hemen fark edilir. En küçük hataları düzeltilir. Sürekli sorulara muhatap olurlar. Verdikleri ödevler en ince detayına kadar incelenir. Yanlışlarında ikaz edilirler. Kimi zaman bundan rahatsız olsalar da filmin sonunda güzel olan onlardan vazgeçilmemiş olmasıdır.

Bahçıvan kuruyan ağacı budamayı bırakır. Suyunu keser. Fakat meyve vereceğine inandığı ağacın her dalıyla ayrı ayrı ilgilenir. Çünkü emek, umut olan yere harcanır.

Hayatın en büyük nimetlerinden biridir: Vazgeçilmemiş olmak.

Bir dostun nasihati, bir annenin uyarısı, bir öğretmenin ısrarı, bazen de Rabbimizin gönderdiği ikazlar... Hepsi aynı hakikati fısıldar kulağımıza: “Sen hâlâ önemsiyorum. Hâlâ değerlisin. Sende hâlâ bir ışık var.”

İnsanların sessizliği ürkütmeli... Artık sizinle konuşmuyor ve kusurlarınızı söylemiyorlarsa, bu sizin kusursuz oluşunuzdan değil, sizden vazgeçilmiş olduğundandır. Bazılarının sükûtu sizin için en büyük cezadır.

Bu yüzden her eleştiriyi düşmanlık, her ikazı ceza olarak görmemek gerekir. Çünkü insanın asıl korkması gereken şey, kendisiyle ilgilenilmesi değil; artık kimsenin ona bir söz söyleme gereği bile duymamasıdır.

İnsan için en büyük ödül alkışlanmak değil, hâlâ vazgeçilmemiş olmaktır.