Gecenin sükûnetinde, Sözler mecmuasının Yirmi Altıncı Penceresi’ni araladığımda, ruhuma sığmayan bir sızıyla irkildim. Karşımda, kâinatın her zerrine nakış nakış işlenmiş muazzam bir hakikat duruyordu: Kendini hadsiz bir muhabbetle tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelal ve bu yüksek nidayı duymamak için kulaklarını tıkayan gafil bir insanoğlu... Bu tezat, içimde tarifi imkânsız bir hüzün dalgası uyandırdı. Düşündüm, dünden beri durmaksızın zihnimi ve kalbimi meşgul eden o ezelî suali sordum nefsime: Allah, niçin kendini bu kadar şiddetle tanıttırmak istiyor?
Bu sualin cevabını ararken başımı kâinat kitabına çeviriyorum. Görüyorum ki, mevcudatın yüzünde işleyen ve hiç durmayan bir Kalem-i Tahsin ve Tezyin var. Yani, her şeyi en güzel surette yaratan ve süsleyen bir ihsan kalemi... Bir çiçeğin yaprağındaki zarafette, rengindeki cazibede, kokusundaki letafette hep o kalemin mürekkebi parlıyor. Ağaçların heybetli duruşunda, meyvelerin gözü ve ruhu okşayan latif görüntülerinde hep aynı ilan okunuyor: "Ben buradayım, sizi görüyorum, sizi biliyorum ve size kendimi sevdirmek istiyorum."
"Evet, şu kâinatın Sânii, kâinatı antika sanatlarla süslemiş ve her bir mevcuda birer lisan-ı hal ihsan ederek, kendisini zîşuurlara tanıttırmak ve sevdirmek istiyor." (Risale-i Nur)
Peki, Rabbimizin bu tanıttırma arzusu karşısında bizim vazifemiz ne? İşte tam burada insanın o acip sırrı ortaya çıkıyor: İnsanın acelesi var, çünkü ömrü kısa! Bizler bir misafirhanedeyiz ve altımızdaki zemin hızla kayıyor. Az sonra toprağın altına girecek olan bir varlığın, mevcudat üzerinde tecelli eden bu muhteşem sanatkârlığı tanımak için saniyeleri bile zayi etmeye vakti yoktur. Bizim acele etmemiz lazım!
Çünkü bu fani dünyada hakiki marifetullah (Allah’ı tanımak), muhabbeti doğurur. İnsan Cenab-ı Hakk’ı esmasıyla ne kadar güzel tanırsa, O’nu o kadar kusursuz bir aşkla sever. Güzel seven, güzel itaat eder. İtaat ise, o Rahîm-i Zülcemal’in en büyük muradı olan ebedî saadet yurduna, yani Cennet’e açılan kapıdır.
Çünkü Allah, insanı yeryüzünün halifesi, mahlukatın en şereflisi (eşref-i mahlukat) olarak yaratmıştır. İnsan, alelade bir varlık değildir; o, esma-i ilahiyenin en parlak aynası ve Cenab-ı Hakk’ın en antika sanatıdır. Bir sanatkâr, binbir emekle yaptığı en kıymetli antika eserinin kırılıp dökülmesini, perişan olmasını ister mi? Elbette istemez. İşte o Zat-ı Zülcelal de bu kıymetli eserinin cehennem azabıyla heba olmasını asla istemiyor. Bilakis, onu ebedî bir gençlik, bitmez bir gençlik ve tükenmez lezzetlerle donatılmış Cennet gibi muhteşem bir ebedî müzede sergilemek istiyor. Üstelik bu eser, kuru bir taş gibi değil; hayat sahibi, hisseden, ebedî güzellikleri zevk eden bir ruhla sergilenecektir. Ve en nihayetinde, en büyük şeref olan Cemalullahı temaşa ile şereflenecektir.
İşte bu yüzden Rabbimiz, yarattığı her masum ve güzel şeyle bize kendini aceleyle tanıttırmak istiyor. Biz O'nu tanıdıkça, kâinat da bizimle beraber neşeleniyor, coşuyor. Çiçekler, yıldızlar, aylar ve ağaçlar... Hepsi kendilerindeki ilahi sanatı okuyan bir mümini gördükçe, vazifelerini en güzel şekilde yapmanın huzuruyla lisan-ı hallerinden memnuniyet sızdırıyorlar.
Bugün bir çiçeğe, bir buluta, semadaki bir yıldıza bakıp arkasındaki Sanatkârı samimiyetle okumak, yarın mahşer meydanında önümüze çıkacak en büyük şahidimiz olacaktır. Bizim hakkımızda hayırlı şehadetlerde bulunacaklar; o yıldızlar, o ağaçlar, o denizler ahirette bizim için birer kurtuluş simidi haline gelecektir.
Ne olurdu, bu kadar muhabbetle kendini bildiren Rabbimizi hakkıyla tanıyabilseydik... Ne olurdu, her zerrede O'nun cemalini okuyup hakkıyla kul olabilseydik.
Gözümüzü kör eden fani sofralardan sıyrılıp, bizi ebedî müzesine davet eden o Zat’ın rızasına koşmak ümidiyle...
Bu tefekkür satırlarını kalbime ilham eden ve ruhuma adeta bir psikolog, bir tabib-i hazık olan Risale-i Nur vesilesiyle; başta aziz Üstadım Bediüzzaman Hazretlerine sonsuz teşekkürler, bu ali hakikatleri okumayı ve hissetmeyi nasip eden Rabbime de hadsiz şükürler ve hamdler olsun.