Dünyanın mevcut rotasını iyi okumak, geleceğe doğru projeksiyon geliştirmek ve değişimlerin yönünü belirlemek açısından öncelenmesi gereken bir durumdur. Öncelikle küresel aktörlerin kendileri açısından daha kontrol edilebilir bir dünya veya evcilleştirme hedefleri bir yandan daha otoriter bir dünyayı sonuçlamakta, diğer yandan dünyanın geri kalanı için daha sefil bir yaşam biçimini beslemektedir.

İnsanı her zaman sade bir şekilde düşünmek gerektiğini sıklıkla belirtmekteyiz. Bunun anlamı; içinde yaşadığımız sosyal çevre, teknoloji ve bunların dolayımladığı formlardan azade olarak insanı düşündüğümüzde insan, dünya ve eşya arasındaki ilişkileri daha sağlıklı olarak kavrayabilmek mümkündür.

Bu bağlamda insanlık tarihinin problemlerinin başında insanın nasıl bir varlık olduğu sorusuna bağlı olarak insanın insan üzerindeki tahakkümü ve sömürüsüdür. Thomas Hobbes insanın “kötü” bir varlık olduğundan hareketle siyaset öncesi durumda insanın insan üzerindeki tahakkümünü “devlet” gibi bir organizasyon üzerinden aşmaya çalışmaktadır. İnsan devletle yaptığı sözleşme üzerinden bazı özgürlüklerini devrederek güvenliğini elde etmektedir. Hobbes’un bu yaklaşımı İngiltere’nin iç savaş durumuna bir çözüm bulma arayışını da ifade etmektedir. Fakat Hobbes’a göre “modern devlet” incil’deki metaforik anlatımıyla insan üzerinde bir leviathan’a dönüşmektedir.

İslam perspektifinden düşündüğümüzde insan “iyi” ve “kötü”ye eğilimi olan bir varlıktır. Nitekim Kur’an “insanın fücur ve takva”sınden bahsetmektedir. Bu bağlamda insana “iyi”nin rotasını gösterilmekle birlikte “kötü”lükler karşısında mekanizmalar kurulmasını önermektedir. Tarihsel sürece bakıldığında da zaten insanın bu boyutlarının izlenebilmesi mümkündür.

İnsandaki “iyi”nin ortaya çıkarılması hem dışsal hem de içsel mekanizmaların sağlıklı kurulmasını gerektirmektedir. Nitekim kişinin “iyi” olmaya dair deneyimlediği arınma süreci dinlerin de desteklediği ve önerdiği bir durumdur. Fakat insanları kötülüğe iten birçok dışsal faktör de bulunmaktadır. Dolayısıyla bu dışsal faktörlerin kontrol altına alınması, yönetilmesi ve insan için uygun hale getirilmesi dışsal mekanizma olarak gereklidir.

İslam insanı içsel arınma ile bir rotaya katmayı hedefler. Burada insanın aşkın ile Tanrı ile bağı ve ilişkisi merkezileştirilir. Fakat modernite ile birlikte insanın içsel arınma motivasyonları ve tanrı ile bağı sorunsal hale gelmiştir. Her şeyin dışsal bir ilişki biçimine dönüştüğü ve Tanrı ile bağını ikincilleştirdiği bir evrende aklın ve bilginin otoriterleştiği; insanın insan üzerindeki sömürüsünün yoğunlaştığı bir duruma ulaşılmıştır.

İnsan ile Tanrı arasındaki bu ilişki biçimin değiştiği modern dünyada insan Tanrı’nın sıfatlarının aktarıldığı modern devletle sözleşmesini yapmıştır. 20. Yüzyıl boyunca bu şekilde devam eden insan, toplum ve siyaset, özellikle kapitalizmin geçirdiği aşamalara bağlı olarak küreselleşme dediğimiz bir duruma ulaşmıştır. Küreselleşme ise yer yer “ulus” sınırlarının aşılmasını getirmekle birlikte sermayenin daha da tekelleşmesi ve nihayetinde ulus aşırı şirketler ile görünür olmuştur. Bu ise dünya ölçeğinde gelirlerin paylaşımı üzerinden bir tahakküm ve sömürünün yeniden konuşulmasını birlikte getirmektedir.

Şu anda küresel aktörler üzerinden izlenen otoriterleşme, ilkesizlik Hobbes’un siyaset öncesi durum dediği güç ilişkilerinin daha da belirleyici olduğu ve bu arada ezilenlerin ve müstazafların aleyhine işleyen bir dünyaya işaret etmektedir. Güç üzerinden hareket edenler dünyada ilkesizlik ve kuralsızlık isterler. Bu ise hakikatin değil güçlünün haklı olduğu bir “batıl”ı tanımlamaktadır.