İnsan ilhamdan rahatsız olur mu? Maalesef oluyor. Çünkü hakiki ilham, ruhta sarsılmaz bir huzur inşa eder ve insanın ebedî hayatını kurtarmaya vesile olur. Bazı basiret yoksunu çevrelerin, Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur’lar için "ilhamen ve ihtaren yazdırıldığını" ifade etmesinden rahatsızlık duymaları hayret vericidir. Sanki kendilerine hayatlarında hiç ilham gelmemiş; sanki Beethoven, Çaykovski gibi dehalar o ölümsüz besteleri sadece kuru bir akılla yapmış; sanki şairler ve yazarlar kalplerine doğan o estetik parıltılar olmadan eser ortaya koyabilmiş gibi, Bediüzzaman’ın iman hakikatlerini "sevkiilahî ve ilhamla yazdırıldı" diyerek ilan etmesine adeta feryat ediyorlar.

Eğer Cenab-ı Hak ilham etmeseydi, o küçücük arı binbir çiçekten şifa kaynağı olan balı nasıl toplayacaktı? İpek böceği, o muhteşem manevi tezgâhında ipeği nasıl dokuyacaktı? Mimar Sinan gibi asırlara hükmeden devasa sanatkârlar, o eşsiz mimari şaheserleri hangi ilham olmadan tasarlayabilecekti? Acaba ilham mekanizması olmasaydı; elektrikten telefona, radyodan yapay zekâya kadar insanlığın hayatını kolaylaştıran, özünde Allah’ın ilim ve tekvin sıfatının birer tecellisi olan bilimsel icatlara nasıl sahip olacaktık?

İnsan, Risale-i Nur’ları okurken ruhunun ve latifelerinin farkına varır. Üstad’ın o çok sevilen, diline ve üslubuna pek yakışan izah metodu ve teşbih sanatı adeta büyüleyicidir. Zira fenden ve felsefeden gelen yaralar, zihinleri bulandıran dalaletçi şüpheler, ancak bu derece yüksek, edebi ve mukni (ikna edici) bir dille tedavi edilip sükûnete erdirilebilir.

Daha önceki yazılarımda da ifade etmiştim: Beşerî heykeltıraşlık nasıl ki ham maddeyi alır, yontar ve onu görünür, anlaşılır bir estetiğe dönüştürür; işte alegori (sembolizm) ve teşbih de yazının, anlatımın heykeltıraşlığıdır. Bediüzzaman; çıplak gözle görülmeyen, ihata edilmesi akılla zaman alan o devasa ve soyut hakikatleri alır; kelimelerle, sembollerle ve hikâyelerle somutlaştırıp fehmimize sunar. İnsan ruhunun derinliklerindeki o soyut manalara adeta birer et ve kemik giydirerek, onların görünür hale gelmesine Allah'ın inayetiyle vesile olur. Gözle görmediğimiz, elle tutmadığımız halde varlığından şüphe etmediğimiz yerçekimine nasıl inanıyorsak; o yüksek ve deha ürünü izahlar sayesinde en derin iman hakikatlerine de öyle şüphesiz inanır hale geliriz.

İşte Üstad Hazretleri, en ağır kelami ve felsefi meseleleri bir sanatkâr zarafetiyle ortaya koyuyor. "Kâinattaki esma tecellileri" gibi kavranması muazzam bir ilmi hakikati; hepimizin bildiği o antika "tasvirci, heykel ve giydirilen yirmi gömlek" misaliyle zihnimize bir çivi gibi çakıyor. O anda, ihata edilemez gibi duran o soyut daire, herkesin içersinde rahatça gezip meyve koparabileceği somut bir hakikat bahçesine dönüşüverir. Risale-i Nur’lar, adeta anlaşılması zor derin mevzulara zihnimizde tanınması için birer kimlik, birer pasaport kazandırır.

Bediüzzaman; hapishaneleri, dağ başlarını, yalnızlaştırılmaları ve sürgünleri manevi birer tefekkür tezgâhı haline getirmiştir. İmani meseleleri zihin boşluğumuzda adeta birer "hologram" gibi inşa ederek idrakimize sunar. O hologramın kalbimize yansımasıyla, biz bu çetrefilli meseleleri çok daha çabuk kavrarız. İşte tüm bunlar; o edebi dehanın, hayranlık uyandıran sarsılmaz bir imanın ve ona ihsan edilen ilhamların neticesidir. Çünkü insan zihni, soyut fikirlerden ziyade tanıdığı nesneler üzerinden bağ kurmayı sever. Bediüzzaman’ın bir hakikati ilhamla ve alegoriyle izah etmesi, okuyucuya sadece kuru bir fikir vermez; ona o fikrin sarayında gezeceği bir harita, dokunabileceği bir zemin sunur. Kelimelerin arkasına saklanan derin dünyaları, şehadet âleminin pencerelerinden seyrettiren harika bir mimar olur. Zekâsı, kalemi ve kalbi derinliklidir; dolayısıyla Risale-i Nur, alelade bir edebi sanat olmaktan çıkıp; ruhun, kalbin ve mutlak hakikatin en sadık tercümanına dönüşür. O mecazlar ve benzetmeler, okuyucunun zihninde sarsılmaz, yıkılmaz bir iman tablosu oluşturan mukaddes fırça darbeleridir. Yüce Rabbimiz istifademizi ve okuma iştiyakımızı artırsın. Bediüzzaman’a ve insanlığa rehberlik eden bütün İslam dehalarına, mütefekkirlerine lütfettiği ilhamlar için Yüce Mevla’mıza sonsuz şükürler olsun.

Son söz: Eğer ilham olmasaydı, bu kardeşiniz şu an okuduğunuz bu yazıyı satırlara nasıl dökecekti? İlham olmasaydı, bu yazıyı yazdığımız bilgisayarlar, tabletler nasıl icat edilecekti? İlham olmasaydı, bu kelimelerin size ulaşmasına vesile olan internet ağı nasıl kurulacak ve onun içindeki atomlar vazifelerini nasıl hayretengiz bir nizamla yapacaktı?

Bediüzzaman; “Bunlar bana yazdırıldı.”, "Kalbe ihtar edildi.", “İhtar edilen mühim bir mesele.” gibi ifadeleri kullanırken, aslında tamamen Ehl-i Sünnet’in aradığı o yüksek mahviyeti ortaya koymaktadır. Kendi acziyetini ilan ederek, "Eğer Allah yardım etmeseydi, benim gibi imkânlardan mahrum, sürgündeki birinden bu muazzam hakikatler ortaya çıkmazdı" demektedir. Eseri sahiplenmemekte ve bu vesileyle en büyük şükrü eda etmektedir. Allah vermezse, O dilemezse kul ne yapabilir ki?

Dolayısıyla, bu muazzam iman hakikatlerine olan gizli husumetlerini perdelemek için, "Vay, nasıl ilhamen yazdırıldı dersiniz?" diyerek bahaneler üretmek, kıskançlık ve inatla yaklaşmak akıl kârı değildir. Asıl akıllıca hareket, önyargıları bir kenara bırakıp istifade etmektir. Önce insafla okuyun, ruhunuzdaki inkişafı hissedin, kararı sonra verin...

İşte Üstad’ın "Bana yazdırıldı" derken aslında kibri kırıp, kemalatı kendinden bilmeyerek "tahdis-i nimet" (şükür) ve "mahviyet" (acziyet) ilan ettiğini, metni insafla tartan her vicdanda net bir şekilde görebiliyoruz.