Sekülerleşmenin kültürel etkileri, dindarlığın biçimini mi dönüştürüyor?

Yoksa bizler özgürlük kavramını yeniden yorumlarken sınır algımız da mı değişiyor?

Bugün tartışılan mesele tam da burada başlıyor. Çünkü sekülerlik artık yalnızca “devlet düzeni” ile ilgili bir kavram değil, gündelik hayatın sınırlarını belirleyen bir zihniyet biçimine dönüşmüş durumda.

Sekülerlikten Ne Anlıyoruz?

Seküler hayattan ne anladığımızı netleştirmeden sağlıklı bir tartışma yürütmemiz mümkün değil. Eğer sekülerlikten maksat dünya hayatını ciddiye almak, çalışmak, üretmek ve modern bir yaşam sürmek ise İslam buna karşı değildir. Bilakis İslam, insanı hem dünya hem ahiret sorumluluğu taşıyan bir varlık olarak görür. Kur’an’ın diliyle kul, dünyadan nasibini unutmaz, ahiretini hayatının merkezine alır.

Ancak sekülerlik, dini hayatın dışına iten bir zihniyete dönüşüyorsa, yani inanç yalnızca vicdana hapsedilip gündelik tercihlerden çekiliyorsa, burada bir dünyevileşme sorunu başlar. Çünkü İslam’da iman, hayatın tamamına temas eder. Ekonomiden ahlaka, sosyal ilişkilerden bireysel tercihlere kadar bir yön tayin eder.

Burada; dünya ile imtihan başka, dünyayı merkeze almak başkadır.

Mesele kimlik değil, mesele değerlerimizin yaşamımızın neresinde yer aldığıdır.

Günümüzde artık mesele yalnızca “dindar” ya da “seküler” olmak değil. Asıl mesele, hangi değerin hayatımızın merkezinde durduğudur. İnanç bir kimlik beyanı olarak mı kalıyor, yoksa tercihlerimizi belirleyen bir ölçü olmaya mı devam ediyor?

Zamanla sekülerlik siyasal bir ilke olmaktan çıkıp kültürel bir yaşam tarzına dönüştü. Mekân tercihleri, estetik anlayışı, tüketim biçimleri, sosyal çevre ve görünürlük arzusu bu yeni kültürün parçaları hâline geldi. Böylece “sekülerlik” bir devlet düzeni meselesi olmaktan çıkıp gündelik hayatın referans çerçevesine dönüştü.

Tam da bu noktada Türkiye’de yeni bir tanım dolaşıma girdi:

Başörtülü ama seküler.

Kimlikler Artık Tek Katmanlı Değil

Toplumsal hafızamızda başörtüsü uzun süre belirli bir dünya görüşünün sembolü olarak kodlandı. Oysa modern toplumlarda kimlikler artık paket hâlinde gelmiyor. Bir kadın hem başörtülü olabilir hem kariyer odaklı hem şehirli hem kültürel olarak modern pratiklere yakın, hem de inancını bireysel bir sorumluluk olarak taşıyor olabilir.

Bu durum başlı başına bir çelişki değildir. Çoğul kimliklerin bir arada var olma hâlidir.

Fakat sorulması gereken başka bir soru var:

Bu çoğulluk, inancı zenginleştiriyor mu, yoksa sınır algısını mı belirsizleştiriyor?

Asıl Gerilim Nerede?

Gerilim başörtüsünde değil.

Gerilim sınırların ihlalinde.

Uzun yıllar kadın bedeni üzerinden yürüyen ideolojik tartışmalar bugün yerini başka bir tartışmaya bıraktı. Kamusal görünürlük arttıkça inançlarımız nasıl taşınacak? Modern hayatın hızına kapılmadan değerler nasıl korunacak?

Bugünün şehirli başörtülü kadını, üniversite mezunu, küresel dünyaya açık, sosyal medyada aktif ve ekonomik olarak üretken bir profil çizebiliyor. Bu tablo Türkiye’nin dönüşümünü de gösteriyor.

Ancak burada asıl mesele şudur:

Her yerde var olmak ile her yerde kendini koruyabilmek aynı şey midir?

İslam’ın temel kavramlarından biri olan takva, görünürlük değil iç disiplindir. Takva, “yapabilirim ama yapmam” iradesidir. Özgürlük, her kapıyı açmak değil, bazı kapıları Allah için kapatabilmektir.

Sonuç Yerine İçsel Muhasebe

Seküler dindarlık bir sosyolojik gerçeklik olabilir. Fakat iman sosyolojik bir etiket değildir, bir kulluk hâlidir.

Modern dünyada kimlikler esneyebilir. Ancak sınırlar tamamen belirsizleştiğinde geriye yalnızca konfor kalır.

Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:

Biz mi değerlerimizi yeniden yorumluyoruz, yoksa değerler mi bizi yeniden inşa ediyor?

Çünkü İslam, çağın içinde var olmayı değil, çağın içinde istikamet üzere kalabilmeyi öğretir.

Bugünün kadını yalnızca kamusal alanda görünür değil, aynı zamanda zihinsel olarak da güçlü, sorgulayan ve kendi kararlarını verebilen bir öznedir. Bu dönüşüm küçümsenemez. Eğitimle, meslekle, kamusal varlıkla elde edilen bu özgüven, aslında uzun bir mücadelenin sonucudur.

Ancak modern hayatın sunduğu imkânlar arttıkça imtihanın biçimi de değişiyor. Görünürlük artarken mahremiyet bilinci nasıl korunacak? Sosyal medyanın alkış kültürü içinde ihlas nasıl muhafaza edilecek? Tüketim çağında sade kalabilmek mümkün mü?

İslam, kadını kamusal hayattan çekmeye değil, onu onurla, ölçüyle ve istikametle var olmaya çağırır. Asıl mesele nerede bulunduğumuz değil, bulunduğumuz yerde hangi bilinçle durduğumuzdur.

Bugünün dindar kadını için belki de en büyük sınav, modern dünyanın hızına kapılmadan kalbini ve vicdanını muhafaza edebilmektir. Çünkü takva, yalnızca görünür sınırlar değil, kalpte kurulan dengedir. Dünya ile temas artarken kalbin yönü değişmemelidir.

Zira asıl istikamet, kalabalıkların alkışında değil, insanın Rabbiyle kurduğu sessiz bağda gizlidir. Kaybedilen sınır yeniden çizilebilir. Fakat kaybolan istikamet kolay bulunmaz.