0
Geçtiğimiz hafta Rus Dış İşleri Sözcüsü Zaharova, verdiği bir röportajda "Türk yönetimi Osmanlı İmparatorluğu'nun eski gücünü geri getirmek istiyormuş gibi bir izlenim bırakıyor. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun sonunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz" ifadelerini kullandı. Bu öyle lalettayin sarf edilmiş sözler olarak kabul edilmemeli tabi ki. Çünkü Osmanlının borçlarla, savaşlarla, suikastlerle, hainliklerle, ayaklanmalarla ve bazı aydınlıkçıların maharetiyle sonunun nasıl getirildiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Bu açıdan Zaharova, ülkesinin sözcülüğünden zilyede, bu gün omuz omuza verdikleri emperyalist aklın borazanlığını yapmıştı aslında. Tarihi tekerrür ettirmeye yönelik bir dizi faaliyetin arkasında kimlerin olduğunu, böylece sağır sultanlar da işitmiştir. Bu lakırtı, fincancı katırlarının "Yeni Türkiye'nin" çizdiği bölgesel vizyondan ne denli ürktüğünü de gösteriyor bir anlamda.
Oysa o kadar geriye gitmeye gerek yoktu ki. Okyanus ötesinden dizayn edilen darbeler, yetmişlerin sonunda baş gösteren PKK terörü, doksanlarda tavan yapan faili meçhuller, şimdide devletin kılcal damarlarına sinen paraleller ve operasyonel medya ile hep bir sınır çizilmişti zaten. IMF'nin dikta ettiği ekonomi, koalisyonlar arasında eriyip giden siyasal sistem ve kamusal alan zırvasına kurban giden inanç özgürlüğümüz ise içler acısı bir hal almıştı. Falanca batılı ülkenin kapısında bekleyerek alınan faizli kredilerin esiri olmuştuk. PKK'nin ise uyuşturucu ve kara para için var edilen paravan bir şirket olduğunu dahi bilmiyorduk.
Şimdilerde bu gidişhata dur diyen bir iktidara karşı aynı alışkanlıklarını devam ettirmeyi düşlüyorlar. İçimizdeki uzantıları başarılı olamayınca, alenen ortaya çıkmaktan ise kesinlikle gocunmuyorlar. Kolay değil, iki yüzyıllık tarih değişiyordu bir cihetle. Ve artık ne PKK eski gücündeydi, ne paralel zihniyet, ne de cunta. Bilakis onca atraksiyona rağmen halkın iktidarı istikrarını sürdürüyor, ekonomi türbülansa girmiyor ve Yeni Anayasa çalışmaları hız kazanıyordu. Devletimizin yükselen ivmesi coğrafyamızdaki mazlumlara da umut ışığı olmuştu. Öyle ki, Sn. Erdoğan değişik ülkelere düzenlediği ziyaretlere, neredeyse o ülkelerindeki siyasilerin taraftarlarından bile daha fazla katılım sağlıyordu. Bu, emperyalist güruhun eskisi gibi bölgede at koşturamayacağını açıkça göstermişti.
Birilerinin DAEŞ'i başımıza bela etmeleri de, PYD' yi maddi ve manevi desteklemeleri de, AP üzerinden ülkemizi suçlamaları da işte bu yüzdendi. Fakat öncede belirttiğim üzere fütursuzca saldırmaya devam edeceklerdi. PKK'nın şehre inmesi, meclis koridorlarında "apo" naraları atmaları ve medya eliyle organize edilen algı oyunları bunun yansımalarıdır. Bu minvalde terörün bir anda Karadeniz de kendini göstermesi sizce tesadüf mü? Peki, devlet sırlarını deşifre edenlere yönelik tiyatro sahnelerini aratmayacak bir eylem düzenlenmesi oldukça ilginç değil mi? Akabinde kameraların önünde Sn. Cumhurbaşkanımızı hedef alan ithamlarda bulunmaları size de garip gelmiyor mu?
Evet, tarih tekerrür edecekti. Lakin ne yaparlarsa yapsınlar Zaharova'nın dediği gibi değil, Dedemiz Fatih'in yazdığı gibi elbette ki. Bu bağlamda bardağın boş tarafından ziyade dolu tarafını görmenizi öneririm. Tabi yedi düvelin gördüğü bu realiteyi, görmek istemeyen bizim amalara diyecek bir şey yok.
Vesselam.
Not: "Sn. Erdoğan ve Sn. Davutoğlu arasında, sanki bir çatışma varmışçasına ortalığı velveleye verenlere Dava kardeşliğini, Kader birliğini ve İlahi hesap gününü tekrar hatırlatmak isterim" sözleriyle geçen haftaki yazımı noktalamıştım. Bu değerlendirmenin ne kadar yerinde olduğunu sonraki süreç göstermiştir. Zira "AK Parti siyasetinin efsanevi kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan'dır" sözünü eylemiyle ispatlayan Sn. Davutoğlu ile Sn. Erdoğan arasında, hedefler dairesinde bir ayrılık kesinlikle yaşanmamıştır. Ama usuller çerçevesinde ki değişik klikler, mevcut durumun mimarı olmuştur. Ne mutlu nefsini ayaklar altına alarak "artık önünüzde değil, içinizdeyim" diyenlere