Ortada resmi bir sözleşme yok ama duygusal bir mahkeme var. Deliller; son görülmeler, mavi tikler, hikâye izlemeler. Tanıklar; yakın arkadaşlar ve ekran görüntüleri. Karar genelde sessizce veriliyor ancak taraflara açıklanmıyor ve ilişkide kalmaya devam ediliyor. Hiç olmadığımız kadar bağlı ancak hiç olmadığımız kadar yalnız hissediyoruz.

Bu hafta gazeteci arkadaşım Kader Ertaş ile sohbet ederken dil sürçmesi ile kurdu bu cümleyi. Freudyen yaklaşıp dil sürçmesi yoktur diyerek bu haftaki köşe yazıma taşımak istedim. Çünkü aslında doğru bir tespitte bulunmuştu.

Günümüz ilişkilerinin en büyük çelişkisi şu: Birbirimizi tanımadan bağlanıyor, bağlanmadan kopuyoruz.

Yeni Nesil Ayrılık Manifestosu: KENDİMİ SEÇTİM!

Asla bir denge bulamıyoruz. Eski dönemlerin “eşimi düğün gecesi gördüm” ya da “bizde boşanma olmaz bir şekilde anlaşmam gerekiyordu” bakış açılarından “bir an bile mutsuz olduğum yerde asla durmam” noktasına geldik. En ufak anlaşmazlıkta çözümü ötekini suçlayarak ilişkiyi sonlandırma olarak görüyoruz. Belki de aslında gerçekten bir ilişki yaşamak istemiyoruz sadece “deniyorum ama olmuyor işte ortalıkta düzgün insan kalmamış” diyebilmek, kendimize sorun bende değil ötekinde diyebilmek adına başlıyoruz ilişkilere kim bilir. Burada altını çizmek istediğim “sorunu hep öteki olarak tanımlamak da başlı başına bir sorundur”.

Ayrılık bir son değil bir performans sanatına dönüştü

Hızlı tanışma, hızlı bağlanma, hızlı kopma. Ancak ne yazık ki bu kopma tam bir ayrışma anlamına gelmiyor. Asıl “boşanma” olarak tanımladığım kısmı da zaten ilişkinin bitiminden sonrası.

Hangimiz daha iyi? Hangimiz daha hızlı toparlayacak? Hangimiz daha çok gezecek? Hangimiz daha mutlu olacak? Ya da tam tersi olarak -bak ben hala unutmadım, -hayır asıl ben daha çok unutmadım, çekişmeleri, stalklamalar şeklinde haftalarca, aylarca süren ayrışamama olarak karşımıza çıkıyor.

Artık evlilikleri sonlandırmak daha kolay, ilişkileri sonlandırmak daha zor.

Hızla yenilen yemek sonrası yaşanan sindirim zorluğu gibi aslında…