0

Yıl 1998, Ürdün Üniversitesi'nde mastır çalışmasını bitirip Batı'ya yönümü çevirmek zorunda bırakıldığım günlerdeydi.

Amman'dan valizlerimi ve kitap kolilerimi şehirlerarası bir otobüse atarak Konya'ya doğru yola koyulmuştum.

Şehirler arası diyorum çünkü otobüs Amman'dan kalkıp doğruca, Şam, Halep, Hatay'ı aşarak Konya'a kadar varıyordu.

Şam'a varıncaya kadar otobüste tanıştığımız Suriyeli gençlerin içten tavırları, azıklarını paylaşmaları, bende kardeş olduğumuz gerçeğini hatırlatmıştı.

Yetmedi, ısrar ettiler en az bir gün beni evlerinde misafir etmek istedikleri konusunda. Tanımıyordum, daha önce görmemiştim bile, sadece otobüste tanışmıştık. Otobüs arkadaşlarıydı oysa. Ama tavırları, davranışları kırk yıllık dostmuş gibiydi.

Evlerine götürdüler, gezdirip dolaştırdılar, bir kuruş da harcatmadılar üstelik. Şam'da yaşattıkları bir günlük ikram, izzet unutulacak cinsten değildi hiç şüphesiz.

Daha önce de olmuştu. 1994 yılında Mısır'da okurken gençlik heyecanıyla ilk defa yaptığımız karayolu yolculuğuydu bu toprakların ruhuyla ortak kaderi paylaştığımızı hissetmemize neden olan ilk hatıra. Dört arkadaşla yola çıkmıştık Hilmi Balcı, Ali Koyuncu, Hüsamettin Eyüpoğlu.

Bu defa uçakla değil, kara yoluyla varacaktık cömert Nil'in kucağına.

İlme susamışlık, manevi aşk ve gençliğin verdiği macera arayışı bizi farklı olmaya itiyordu. Dünya bizim diye yola çıkmıştık adeta. Heyecanlıydık, korkusuzduk, yüzleşmek istiyorduk on yıllarca aramıza demir parmaklıklar örülmeye çalışılan kardeşlerimizle.

Fırsat doğmuştu. Yeni tanıştığımız El-Ezher Üniversitesi'nde okuyan Suriyeli arkadaşlarımız de vardı hem. Davet de edilmiştik, giderken onlara da uğrayacaktık.

Konya'dan devam edip Hatay'dan yol alıp, Halep, Şam, derken Amman, Akabe limanına oradan da gemi ile Mısır Nüveybe limanına ulaştık. Oradan sonra malum, Kahire ve Tanta. Yol boyunca belirli mesafelerdeki dinlenme tesisleri ve Türk lokantaları...

Diktatörlerin sinsi ve azgınlıklarına rağmen halk bizdendi, bizimleydi, aynı ruhu aynı kaderi aynı yazgıyı paylaşıyor olduğumuzu gördük.

Bu toprakların ruhuyla hemhal olmuş nice Peygamberler, nice Sahabeler, nice evliyalarla aynı havayı teneffüs etmenin verdiği haz ile bağlantı kuruyorduk...

Kısacası bu topraklarda yaşayanlarla Konya'da, İstanbul'da, Erzurum'da, Bursa'da yaşayanlar arasında hiç bir farkın olmadığını ta o zaman görmüştük.

Aramıza suni sınırlar çizilmiş, kardeşle kardeşin arası mayınlarla, tel örgüleriyle ayrılmıştı.

İnsanların ruhu olduğu gibi toprakların da ruhu vardı.

Kendi evimizde hissetmiştik, doğal bir akışla. Halep'teki Caber Türk kalesi önünde içtiğimiz Türk kahvesi, halkın Türk müziklerini dinlemeleri, Türk yemekleri yemeleri, Türk ürünü malları satmaları Türkiye'den farklı bir yerde olmadığımız hissini zaten veriyordu.

Türk askerlerinin nöbet tutmak için buralara gelişi. Ya Süleyman Şah Türbesi bile kendi başına yeterdiburaların bizden ayrılmaz bir parça olduğunu görmeye.

Yol ırak ama gönüller yakın. Aramızda sahte sınırlar var, ama gönüllerimizde sınır yoktu. Hiç kardeşle kardeş arasında sınır mı olurmuş?

Fransızların istila ederek bizden koparmak istediği Suriye'yi biz nasıl ayrı düşünebiliriz. Fiziken ayrı olsak bile manen biriz.

Malum gazetelerin "Suriyelileri vatandaş olarak istemiyoruz" manşetlerini atmaları kendilerinin bu topraklardan olmadıklarının, bu topraklara yabancı olduklarının göstergesidir. Bu coğrafyanın havasını teneffüs etmedikleri, ruhuyla hemhal olmadıkları için böyle düşünürler.

Sezai Karakoç'un "Hatay Suriyelilerindir. Diyarbakır Suriyelilerinden. Konya Suriyelilerindir. İstanbul Suriyelilerindir. Tıpkı Halep'in, Şam'ın bizim olduğu gibi" tespitinin doğruluğunu çok kısa bir zaman sonra göreceğiz. Biz 24 milyon km karelik bir alanda aynı kültürü, aynı değerleri, aynı gelenek ve görenekleri teneffüs edip yaşam modeli oluşturan tek bir milletiz. İslam Milleti.

Suriye'yi hayatında bir defa olsun görmeyen, Nil'in suyundan kana kana içmeyen, Kordoba'nın Endülüs'ün izini sürmeyen, Çanakkale'de şehit edilen 6 bin Şamlı şehidi görmek istemeyen, bu değişmez gerçeği anlayamaz.

Devleti yöneten, devletin ihtiyaçlarını planlayan akıl, böyle bir karara vardıysa zaten ülke için herkesin bilmesinin gerekli olmayan kazanımları vardır, öncelikle o kazanımları görmeye çalışmak en akıllıca iş olsa gerek.