Dün durakta Bostanlı otobüsünü beklerken, durakta oturan iki gencin kendi aralarındaki hararetli sohbetine gayriihtiyari kulak misafiri oldum. Fenerbahçe’nin şimdiki durumunu, yeni seçilen başkanı ve takımın geleceğini konuşuyor, hararetle analizler yapıyorlardı. Bir ara araya girerek, "Merhaba gençler," dedim, "Sizce yeni başkan Fenerbahçe’yi bu kez şampiyon yapabilir mi?"

Yüzlerinde tebessümle, "Abi, geçmişte bizi üst üste şampiyon yapmıştı, yine yapar diye düşünüyoruz," dediler. Bu samimi girişi bir fırsat bilerek sohbeti daha derin bir noktaya taşımak istedim. Sembolik bir Fenerbahçeli olarak onlara, "Kim hak ediyor ve dürüstçe gayret ediyorsa, Allah ona muvaffakiyet nasip etsin," diyerek dua ettim. İçtenlikle "Amin" dediler.

Hazır böylesine güzel bir iletişim yakalamışken, gençlerin zihinlerine birer hakikat tohumu ekmek niyetiyle sohbeti genişlettim. İnsanın hangi işle meşgul olursa olsun, işini en güzel şekilde yapması ve "iyi insan" olmaya gayret etmesi gerektiğinden bahsettim. Hayatın ne kadar hızlı akıp gittiğini vurgulamak için yaşlarını sordum. Biri lise bire, diğeri orta sona gittiğini söyledi. Onlara dönüp, "Bana sorsanız, ‘Bu yaşa nasıl geldin, hayat nasıl geçti?’ diye; size vereceğim cevap sadece birkaç saniyeden ibaret olur. Büyük bir süratle geçti. Dönüp siz de kendi geçmişinize baksanız, çocukluğunuzdan bu yana geçen zamanın birkaç saniyelik bir rüya gibi olduğunu göreceksiniz. Zira dünya hayatı zerreler aleminden başlayıp ebede uzanan o büyük yolculuğun sadece çok kısa bir durağı," dedim.

"Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az bir zaman kalan ve vazifesi çok bir misafirdir." (Mektubat)

Gençlerin gözlerindeki pırıltıyı, dikkatle ve adeta "Lütfen devam et" der gibi bakışlarını görünce, otobüs gelene kadar muhabbeti derinleştirmeye karar verdim. Sohbetin bir yerinde, çevredeki düzensizliklerden, çöplerden ve yakındaki derenin kirliliğinden dert yandılar. Bu serzeniş, aradığım yeni kapıyı açtı.

"Haklısınız," dedim. "İyi insan olmak, sadece kendi halinde yaşamak değil, çevresine ve insanlığa zarar vermemektir. Bunun yolu da insanı yaratan Allah’ı tanımaktan ve bir hesap gününün olduğunu idrak etmekten geçer. Güzel ahlak, imanın fıtri bir yansımasıdır. Bakın etrafınıza; kainatta başıboş, nizam dışı tek bir şey göremezsiniz. Ağaçlar, toprak, gökyüzündeki bulutlar, çimenler hep bir intizam içindedir. Şu dağdaki hayvan, kupkuru dikeni otu yiyor da içerideki o ilahi laboratuvarda onu bembeyaz, tertemiz bir süt fabrikasına dönüştürüp bize sunuyor. Arı, binbir çeşit çiçeği gezip bizlere şifa kaynağı balı süzüyor. İşte bunları tefekkür eden, arkasındaki sanatı gören insan, konumu ne olursa olsun gerçek bir entelektüeldir, gerçek bir insandır."

"Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billahtır." (Mektubat)

Çevredeki çöp dolu yolu işaret ederek sözlerime devam ettim: "Mesela burayı süpüren bir temizlik işçisi, işini hakkıyla yapıyor, bir nizamın parçası olduğunun ve insani vazifelerinin bilinciyle hareket ediyorsa, o insan hakiki bir entelektüeldir. Ama unvanının başında 'profesör' yazdığı halde, sırf fıtratından uzaklaştığı için kendi dışkısını yiyen akademisyenler gördü bu ülke. İnsan biraz düşünse, kendisinin yeryüzünün halifesi olarak özel yaratıldığını anlar. Allah, keremiyle bize nelerin temiz, nelerin pis olduğunu; neleri yiyip neleri yemememiz gerektiğini bildirmiştir. Bunu bize zulmetmek için değil, bize değer verdiği ve bizi mükerrem kıldığı için yapmıştır."

Gençler, bahsettiğim profesör örneğindeki cahilliği ve iğrençliği itiraf ederek beni onayladılar. Ben de "Öyleyse," dedim, "Rabbimizin bize verdiği bu kıymeti bilmeli ve O’nun bizden beklentisine göre yaşamalıyız."

Daha önceki bazı yazılarımda da değindiğim "fatura" misalini onlara da anlattım: "Bakın gençler, cebinizdeki telefonun bir faturası var. Bir ay ödemezseniz hat kesilir. Peki, şu ağzın, dilin, gözün, kulağın, parmakların, rahatça bükülen eklemlerin faturasını hiç düşünüyor muyuz? Maalesef nefsimizin işine gelmediği için bu manevi faturaları görmezden geliyoruz. Oysa o faturalar, şükür ve ibadetle ödenir."

Bu misal üzerlerinde çok derin bir tesir bıraktı. Gençleri usandırmamak adına, "Gençler, sizi daha fazla yormayayım," diyerek durmak istedim ama ikisi birden, "Hayır abi, lütfen devam et, ilk defa böyle farklı ve ufuk açıcı şeyler dinliyoruz," diyerek kalmamı istediler. Otobüs gelene kadar muhabbete devam ettik. Özellikle organların şükür faturası misali bakışlarından anladığım kadarıyla dimağlarında yepyeni pencereler açmıştı.

Otobüsleri geldiğinde, "Abi, bize bunları anlattığın için çok teşekkür ederiz," diyerek memnuniyetle ayrıldılar. Ben de mesuliyet sahibi her insanın bildiği hakikatleri usulünce başkalarına aktarması gerektiğini, Allah’ın hakikatle haşır neşir olanları ebedi cennetiyle mükafatlandıracağını söyleyerek onları uğurladım. Madem kainattaki her bir mevcudun bir görevi var ve hiç itiraz etmeden yerine getiriyorlar; o halde eşref-i mahlukat olan insanın da en büyük vazifesi, bu muhteşem sarayın Sultanını tanımak, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır.

Onların ardından gelen Bostanlı otobüsüne bindim. Yol boyunca bu kısa ama bereketli muhabbeti düşündüm. Benim tam o saatte orada olmam, onlarla o vesileyle tanışmam kendi irademle değil, tamamen sevk-i ilahi ile gerçekleşen bir tevafuktu. O çocukların dinlerken sergiledikleri masumiyet ve açlık, aslında günümüz gençliğinin ne kadar büyük bir manevi boşlukta bırakıldığını gösteriyordu. Evet, sırtlarına güzel kıyafetler giydiriliyor, ceplerine harçlık ve ellerine son model telefonlar veriliyor ama ne ailede ne de mevcut eğitim sisteminde o can alıcı üç suale hakiki cevaplar fısıldanmıyor: Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?

"Sizlere müjde! Mahlûkat içinde en mümtaz ve mükemmel ve zîhayat içinde en zîşuur ve mükellef... ve dâimî bir hayata namzet bir insan-ı mü’min, o Rahmân’ın ibâdıdır." (Mektubat)

Demek ki, sadece birkaç dakika süren bir futbol muhabbetinden bile bir anda hakikat deryasına kapı açabiliyormuşuz. İnsanları sıkmadan, onların dünyasından girerek en ehemmiyetli meselelere davet etmek mümkünmüş. Elbette devletin ve ailelerin ahlaklı bir nesil yetiştirmede sorumluluğu büyük; fakat "Neme lazım" demeden, "Bu gençler bizim evlatlarımız, bu vatanın geleceği" diyerek taşın altına elimizi koymak da bizim en büyük vazifemizdir.

Otobüste giderken gençlere verdiğim şu nasihati de hatırladım: "Okula giderken hocalarınıza saygı göstermeniz, sokaktaki insanlara, hanımlara efendice davranmanız, kendinizin de bir kız kardeşi olduğunu unutmamanız bile ahlaki bir entelektüelliktir. İnsan, hiç üniversite okumadan da güzel ahlakı kuşanarak yüksek bir ruha sahip olabilir. Yeter ki hakikate iştahlı olsun."

Son olarak onlara anlattığım ve yüzlerini güldüren Nasreddin Hoca fıkrasını düşünerek yazımı nihayete erdirmek istiyorum. Hoca bir gün eşeğiyle yola çıkmış. Eşek ikide bir durup yerdeki otları, taşları kokluyormuş. Hoca kızmış, yürütmeye çalışmış ama nafile. Bakmış olacak gibi değil; eşek her neyi kokluyorsa, Hoca da eğilip onu heybeye doldurmaya başlamış. Dönüşte eve vardıklarında eşek acıkıp anırmaya başlayınca, Hoca heybeyi olduğu gibi önüne boşaltmış. Eşek şöyle bir bakıp kafasını çevirince Hoca o meşhur latifesini patlatmış: "Hiç öyle başını sallama; sen kokladın, ben topladım!"

İşte insan da hayat yolculuğunda heybesine daima güzel, hayırlı ve ebedi hayatına yarayacak malzemeler doldurmalıdır ki, iki cihanda da açlık ve sıkıntı çekmesin. Cenab-ı Hak hepimize güzel şeyler öğrenmeyi, heybemizi nurla doldurmayı ve hakikat üzere yaşamayı nasip eylesin.