Nasıl ki insan, bedeninin gıdaya olan ihtiyacını almak zorunda olduğu besinlerle gideriyor ise, manevîyatı olan ruhunun ve kalbinin de aynı şekilde “gıdaya” ihtiyacı vardır. Bedenin ihtiyacı için enva-i çeşit besin vardır. Ancak kalbin ve ruhun gıdası Allah’a muhabbettir, zikirdir, huşûdur.

Ben Allah’ım! Benden başka İlah yoktur. Bana ibadet (kulluk) et ve Beni anmak için (zikr) namaz kıl (salatı ikame et).[1]

Namaz ibadeti duruşlar, okuma ve zikirlerden oluşan bir ibadettir. Namazda her ne okunursa okunsun namaz dışında da okunabilir ve bu okumalar için abdestli olma şartı aranmaz. Keza namazın en önemli rüknü secde olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda mesela şükür secdesi için de abdestli olma şartı yoktur. Demem o ki namaz ibadeti müstesna bir ibadettir. Abdest de öyle; mü’min kişi abdest aldıktan sonra (o an için) namaz kılınmasa bile sırf abdest aldığı ve abdestli kaldığı için sevaba nail olur. Bu iki farklı durum hem abdesti hem de namazı farklı parametrelerde değerlendirmemizi gerektiriyor. Aynı zamanda beş vakit farz olan namazlardan başka, farz namazlardan önce ve sonra kılınan ve sünnet olarak bilinen namazlar dışında mesela durup dururken bir Müslümanın kalkıp namaz kılması da sevaptır. Yani böyle “sebepsiz” namaz kılana ibadet sevabı yazılır. Hadis-i şeriflerde böyle namazlara (nafile) teşvik vardır.

İnanan insanlara farz/zorunlu bir görev olarak günde beş ayrı vakitte namaz kılmayı emreden Allah bununla neyi murad etmiş olabilir? Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve dolayısıyla –hâşâ- ilahlar arasında ilahlık-kulluk rekabeti de oluşmayacağına göre neden günde beş kere namaz kılınması emredilmiş olabilir?

Üstelik Âlemlerin Rabbi hiçbir şeye ve kişiye muhtaç değildir. Kılınan hiçbir namaz O’na bir gram kadar yarar da sağlamaz.

O zaman Allah neden namaz kılmamızı istiyor?

Bir hadis-i şerifte, “Namaz göz aydınlığım (kurretu’l a’yn) kılındı.” buyurulur. Resulullah bir şeye “göz aydınlığım”, ya da “gözümün nuru” diyorsa o şey her ne ise ayrıcalıklı bir hüviyete sahip olur. Bu sebeple Peygamber’in (sav) namaz için böyle bir benzetmede bulunmasının üzerinde düşünmemiz gerekir. Zira örnek almamız gereken, söyledikleri ile bize yol gösteren Allah’ın son nebisinin namaza dair telakkisi, namaza verdiği değer bizim namazla ilişkimizi düzenler.

Burada kelimelerin, kavramların, terimlerin ne etimolojisi ne semantiği ne de linguistiği ile ilgiliyiz. Çünkü burada zikredilen salat namazdır, göz de görme organımızdır, kurretu’layn ise mutluluktur, göz aydınlığıdır. İsfahanî’nin ifadesiyle, kurretu’layn-kurrat aynuhu, gözün gördüğü ile teskin olması, başkasına tamah etmemesidir. Yani hadis-i şerifte bilinmeyen bir yön bulunmamaktadır ancak yine de namazın nasıl göz aydınlığı olacağı üzerinde birazcık durmamız gerekecek.

Bildiğiniz gibi insanın gözünün aydın olması ancak çok sevdiği birisini görmesi ya da ona kavuşması halinde gerçekleşir. Hasret kaldığınız sevdiğinize kavuştuğunuzda gözleriniz parlar, yüreğiniz coşar. Bu kavuşma sizi önceki durumunuzdan daha farklı bir duruma sevk eder. Kavuşma öncesi hasretin aklı meşgul etmesi, bazı karamsarlıklara ya da şüphelere sevk etmesi insanın tefekküründe kısmi de olsa bulanıklıklara sebebiyet verebilir. Ama hasret bitince bulutların dağılmasıyla birlikte gün aydınlanır, nesneler daha net görülür. Bu anlayışla kılınan namaz, insanı ahlaken, fehmen, ilmen bir ileri merhaleye taşır.

İşte bütün sevdiklerinizden daha çok sevdiğiniz Âlemlerin Rabbi Allah’a kavuşmayı sembolize ettiği için namaz Peygamber’in göz aydınlığı olmuştur. Ezan ile mü’min için “huzur”un müsait olduğu müjdesi gelir. Huzura varış olan bu kutlu an veya ezan ile gelen müjdeli haber müslüman için göz aydınlığına sebep olmaz mı?


[1] Taha: 14.