0
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki kimseyle aynı hissiyatı taşıyamayabiliyoruz. Zamanın ruhunda bazen menfaatler ağır basarken, bazen de onurlu bir duruş prim yapabiliyor. Bu anlamda en yakınlarımızla dahi yeri geldiğinde önceliklerimizin bir sonucu olarak farklı düşünebiliyoruz. Zaten bunun tersini beklemek yaratılışa haksızlık olur. Zira karşımızdakini kendimiz gibi gördüğümüzden hep hüsrana uğradığımız da vakidir. Hal böyleyken mevcut durum; evvela beşeri anlamda bizlere, Devletler düzeyinde de yöneticilere ilmi siyaseti gerekli kılıyor. Lakin ne olursa olsun umum'u ilgilendiren konularda şahsi kazanımlardan ziyade bütüncül faydaların gözetilmesini unutmamak gerekiyor.
Bu perspektifte Ramazan-ı şerif ve bayram tatili derken, son haftalarda baş döndürücü bir siyasi atmosferin de girdabına kapıldık. Her biri doktora tezi olabilecek son hadiseler, kamuoyunda yeterince tartışılmadan bir diğerinin gölgesinde kaldı neredeyse. Bu noktada meydanı boş bulan bir takım işgüzarın, kendince istikamet çizme derdine düştüğünü de hayretle izliyoruz. Halbuki sırf laf olsun diye işkembeyi kübradan attıklarıyla sadece vızıltı yaptıklarının farkında bile değiller milletin nezdinde. Oysa gerçekler, tüm paydaşların oluşturduğu büyük resim görüldüğünde sağlıklı yorumlanabilir. Yoksa hadiselere tepeden bakmak, sığ denizde kulaç atmaya denk düşecektir.
Bu mantıkla ülkemizde ve coğrafyamızda cereyan eden son olayları, ancak somut verilere dayandırarak bir çözümleme yapabiliriz. Bu açıdan değerlendirilirse aslında her şey; ajan Henry Barkey' in "Ankara PYD'nin üzerine giderse nasıl bir cevapla karşılaşır bilemiyoruz" beyanı sonrasında, Merasim Sokak ve Kızılay'daki canlı bomba katliamıyla başlamıştı. Yine aynı kişinin Amerikan radyosundaki "Ya İstiklal Caddesinde de bombalar patlarsa, Türkiye ne yapacak?" sözlerinden birkaç ay sonra Sultanahmet ve Taksim eylemlerinin gerçekleşmesiyle de devam etmişti. Belli ki birileri gelecek yüzyılda belirledikleri yeni sınırlara hapsetmeye çalışıyordu bu toprakları.
Fakat parçası olduğumuz coğrafyada, bu aklın figüranı olan PKK/PYD ve DAİŞ ile dizayn çalışmaları bunlarla da sınırlı değildi. Atatürk Hava Limanı saldırısı akabinde, Bağdat'ta Şiilerin ve Medine'de ise Sünnilerin ağırlıklı yaşadığı yerlerde patlayan bombalar bunu ispatlıyordu. Anlayacağınız namı değer üst akıl, bir taraftan Devletimize "sözümüzü dinleyin" mesajı verirken Suud ve Körfez ülkelerine ise İran'ı başınıza bela ederiz diyordu. Hatta Katar ve Arabistan'a Türkiye'deki yatırımları durdurmaları için baskı yapmaları da cabasıydı.
Acaba tüm bunlarla; PKK'ya devlet kurdurmak adına mezhep savaşı çıkartmak ve bu oyunu bozacak Ankara'nın zayıflaması, yalnızlaşması ve kendi derdiyle çeşni olmasını mı hedefliyorlardı? Böyle bir demde devletimizin konjonktürel de olsa Rusya, İsrail ve Mısır'la normalleşme adımları, Akdeniz doğal gazından katma değer sağlamak ve olası mazhep savaşının organizatörlerine karşı (İngiltere, neocon vb.) bir ön alma paktı oluşturmak şeklinde düşünülebilir. Ayrıca Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesi ekonomik olduğu kadar, ileride K. Suriye'deki olası denkleme yönelik stratejik bir hamle sayılabilir. Kaldı ki dış siyasette diyalog kurmadığınız hiçbir devlete ve oluşuma söz söyle hakkınız olmaz/olamazdı. Bu değişmez realitede ise; içe kapanmaktan ziyade ancak menfaatlerin sükûnetiyle sonuç alınabilirdi.
Bu çerçevede kurulan oyunun tam merkezinde yer almamız hasebiyle tarafımızı seçmemiz için bizi sıkıştırdıkları doğrudur. Verdikleri rolle yetinmemiz için daha da üzerimize gelecekleri ise muhtemeldir. O sebeple PKK ile masaya oturmamızı ve kuracakları PYD devletine karışmamamızı arzuladıkları gibi bağımsızlığımızın teminatı olacak Yeni Anayasayı da istemedikleri ütopik gelmemelidir. Lakin sağduyulu yöneticilerimiz ve kendi hinterlandı içindeki aktivitesini pekiştiren Devletimiz, Allah'ın da yardımıyla bunu ter yüz edecek ferasete sahiptir. Gerisi teferruattır. Bu cihetle fehman hüseyin henüz başlangıç…
Vesselam