Koronavirüs geçti sanıyoruz. Oysa içinden hâlâ çıkamadık. Tarih bazen gürültüyle değişir. Bazen de bir maskenin ardından ansızın yön değiştirir. Sanayi Devrimi nasıl insanın çalışma biçimini, şehri, aileyi ve zamanı dönüştürdüyse Covid-19 da insan ilişkilerini, korkularını, devlet anlayışını ve gündelik hayatın akışını değiştirdi. Fabrika bacalarının yaptığı etkiyi bu kez görünmeyen bir virüs yaptı. Aradaki fark şu: Sanayi Devrimi’nin dumanı görünüyordu. Yeni çağın dönüşümü ise ekranlardan, karantinalardan ve görünmeyen kaygılardan ilerliyor.

Henüz tam fark edemiyoruz. Çünkü büyük dönüşümler yaşanırken anlaşılmaz. İçinde bulunulan çağ, kendini açık etmez. İnsan sonradan dönüp bakınca görür. Nasıl ki 19. yüzyıl insanı fabrikaların bir medeniyet kırılması oluşturduğunu tam kavrayamadıysa bugün de virüslerin çağ açıcı etkisini bütünüyle okuyamıyoruz. Artık dünya savaşlar kadar salgınlarla da şekilleniyor. Sınırlar tanklar kadar hastalıklarla da kapanıyor. Devletler orduları kadar sağlık sistemleriyle ölçülüyor.

Şimdi yeni bir isim dolaşıyor dünya basınında: Hantavirüs. İlk duyulduğunda uzak bir biyoloji terimi gibi geliyor. Oysa mesele tıptan ibaret değil. Virüsler artık modern dünyanın sosyolojik aynasına dönüşmüş durumda.

Hantavirüs, fareler ve kemirgenler üzerinden insanlara bulaşan bir hastalık. Özellikle terk edilmiş depolar, kırsal alanlar, eski yapılar ve doğayla temasın yoğun olduğu bölgelerde ortaya çıkıyor. Bazı türleri ağır akciğer yetmezliğine yol açıyor. Ölüm oranı yüksek vakalar var. Şimdilik Covid gibi yayılmıyor. Bilim insanları küresel bir pandemi ihtimalinin düşük olduğunu söylüyor. Yine de dünyanın diken üstünde olmasının nedeni başka.

Çünkü modern insan uzun süredir doğayı fethettiğini düşünüyordu. Beton yükseldikçe güvenlik hissi de büyüdü. Oysa kent dediğimiz şey, tabiatın üstüne çekilmiş ince bir örtüden ibaretmiş. Küresel düzen bir anda şunu fark etti: Dünyanın en büyük şehirleri bile bir fareyle, bir yarasayla, bir virüsle durabiliyor.

İnsanlık uzun süre taşrayı küçümsedi. Köyleri gerilik, meraları boşluk, doğayı işlenecek ham madde gibi gördü. Şimdi küresel dünyanın büyük şirketleri, veri imparatorlukları ve finans ağları son meralara kadar ilerliyor. Ormanlar açılıyor. Yaban hayatı daralıyor. Hayvanlarla insan arasındaki mesafe kapanıyor. Virüsler tam bu kırılma çizgisinde doğuyor.

Eski çağlarda salgınlar kervanlarla taşınırdı. Bugün uçaklarla dolaşıyor. Bir zamanlar liman kentleri risk altındaydı. Şimdi bütün dünya aynı terminalde bekliyor. Virüslerin çağında mesafe kavramı çöktü. New York’taki korku, İstanbul’un ruh hâlini birkaç saat içinde değiştirebiliyor.

Koronavirüs sonrası dünya daha içine kapanık, daha dijital, daha güvensiz bir yere dönüştü. İnsanlar birbirine yaklaşırken artık bilinçaltında bir hesap yapıyor. Tokalaşma bile eski masumiyetini kaybetti. Kalabalıklar yeniden yorumlandı. Ev kavramı değişti. Çalışma hayatı değişti. Eğitim değişti. Hatta ölüm algısı bile değişti.

Şimdi hantavirüs gibi haberler çıktığında dünya bu yüzden ürperiyor. Korku virüsün kendisinden çok hafızadan yayılıyor. Covid, insanlığın zihninde görünmeyen bir iz bıraktı. Artık insanlar hastalık haberlerini tıbbi vaka gibi okumuyor. Medeniyet krizi gibi okuyor.

Belki geleceğin tarih kitapları yaşadığımız dönemi “Virüsler Çağı” diye anlatacak. Çünkü artık mesele mikropların biyolojisi değil. Şehirlerin kırılganlığı, küreselleşmenin yorgunluğu ve insanın tabiatla kurduğu hoyrat ilişki tartışılıyor.

Modern dünya gökdelenler yaptı. Veri merkezleri kurdu. Yapay zekâ geliştirdi. Fakat küçücük bir organizmanın karşısında yeniden faniliğini hatırladı. Tarih bazen sadece devletlerle değil, sadece mikroskop altında görülen varlıklarla yön değiştirir.