Dolar (USD)
32.97
Euro (EUR)
35.91
Gram Altın
2551.75
BIST 100
11242.02
02:17 İMSAK'A
KALAN SÜRE

01 Aralık 2022

"ARİSTO, NİNEME NİYE KIYDIN"

Romanın iyisi, okurun, sonunu kestiremediği ve tabir yerindeyse ters köşe olduğu romandır. Roman yazmak, yazabilmek günümüzde o kadar kolay hale geldi ki, gündelik hayat içerisinde sıradan, alelade konular üzerinden kaleme alınan romanlar, genel de konuşma metni fazla olduğu, okuru sıkmadığı için ve sırf okunmuş olmak için yazıldığından, çok satıyor. Ancak bu tür romanların okurun zihin ve gönül dünyasına katabileceği pek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Lakin Şener Öktem’in kitabı adı ile müstesna ve içeriğiyle de hiç de hazır olmadığınız, arkası yarın modunda kapılar açıyor size.

Şener Öktem’in ‘Aristo, Nineme Niye Kıydın’ kitabı 2021 yılının Temmuz ayında Bengisu Yayınlarından çıktı. İlkin ismi dikkatinizi çeken kitap, isminin hakkını içeriğiyle tamamlıyor ve sizi içine çekiyor. Romanın içeriğini size anlatıp da gizemini bozmamak için genel hatlarıyla değinip en kısa zamanda okumanızı tavsiye ediyorum.

Hayatın içinden kavramlar olan “His, Ölüm, İkilem ve Kader” isimli dört başlıktan oluşan roman, Aristo’nun akılcılığı ile ninelerimizin vicdanı, -Yazarın da tabiriyle Batının aklı ile Doğunun vicdanı- arasında kahramanımızın yaşadığı gel gitleri sorgular vaziyette, yine kahramanın zihin ve kalp dünyasından sorgulatıyor bizi. Bir bakıma Descartes’'in “Düşünüyorum, o halde varım!” sözü ile “Hissediyorum, o halde varım!” sözü arasında bir paradoks yaşatılıyor.

Genel de belli başlı bazı kelimeler üzerine kurulu olduğunu zannettiğiniz kitapta farklı olaylar, iç içe geçmiş bir şekilde karşınıza çıkıyor ki, aslında hepsi, adına hayat dediğimiz bir bütünün parçaları. Bu parçaların toplamı hayatın kendisi etmese de, insan kendi hayatının çoğu parçasını buluyor. Her ne kadar aynı kelimelerin tekrarı sürekli karşınıza çıkıyor gibi görünse de, bu kelimeler ile kurulan ahenk ve anlam bütünlüğü okurken sizi sesteş kelimeler arasında bir lunaparka ilk defa giden bir çocuğun gördüğü yeni dünyayı keşfedişinde duyduğu hazzı size yaşatıyor. “Gözlerini kapadı. Düşündü. Gözleri kapalıyken daha güzel düşünüyor insan. Düşün, “düş”ten mi geliyor acaba? Düş görmek. Düşmek miydi acaba? Düş ile düşün, düşmek, düşman arasındaki ilişkiye kafası takıldı.” bu durumun en müşahhas örneklerinden biridir.

Hem kendiyle, hem de okurla konuşur tonda kaleme döktüğü satırlarda, bir hikâyeyi dinlerken kendinizi çoğu zaman kahramanın yerine koyuyor ve “Acaba ben olsaydım böyle mi yapardım?” diye kendinize sormaktan ve kendinizi sorgulamaktan alamıyorsunuz.

Kitapta verilen karakterler, hayatın içinden ve normal hayatınızda karşınıza çıkan karakterler. Bununla birlikte kitap, fazla karakterle kendini boğmadan, olay ve sorgu odaklı kurgulanmış. Olayların birbiriyle bağlantısını kurarken, her ne kadar sonunu kestirmeye ve olayları birbiriyle bağlamaya çalışsanız da nihayetinde sonunu kestiremiyor ve acabalar ile durumu sorgulamaya çalışıyorsunuz.

Kitabı okurken eski hikâyelerinize dalıyor, bazen çocukluğunuza, bazen gençliğinize gidiyor, büyüdüğünüz sokakları tahayyül ediyor ve bazen de kendi Funda’nızı veya Erika’nızı bir anlık da olsa gönlünüze misafir ediyorsunuz.

Kitaplarda bize okutulan bilgiler ile hayatta öğretilenler arasında yaşanan git gellerin arasında, devamlı bir sorgu odasındaymışsınız hissini sizde uyandıran roman, hatta bir romandan öte hayat sorgusu niteliğinde bir eser. Kitabı okuyunca siz de kendinizi sorgulamaktan alamıyorsunuz. Dahası sizin soracağınız birçok soruyu, romanda buluyorsunuz. Bir boks maçında, zihninize aldığınız sağ ve sol kroşelerden sonra aparkat ile tam yere yığılacakken son bir sendeleme ile kendinize geldiğinizi zannettiğinizi düşünürken, bir sonraki sayfada diğer rauntta kroşe ve aparkatlar kaldığı yerden devam ediyor.

Şener Öktem, bir dönemin sosyolojik röntgenini çekerken, diğer yandan da o dönemde yaşanan psikolojik bir buhranın iç seslerini sunuyor okura. Sadece bir roman okumuyor, bir taraftan da filozof edasıyla hayatı sorguluyor yahut derviş edasıyla hayatı anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. Hayatın içinden misallerle roman, daha gerçekçi kılınırken zihin ve kalp dünyamızın da diri kalmasını sağlıyor.

İçinde bulunduğumuz çağda, içine düşürüldüğümüz ikilemleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren Sayın Öktem, yaşanılan olayların his dünyasında bıraktığı etkiyi, ancak kişinin iradesiyle anlamlandırabileceğini, bunun da kendi kaderi olduğunu üstü kapalı dile getiriyor. Kitabı okurken Üstad Cahit Zarifoğlu’nun “Ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim.” sözü, ara ara zihnimin bir köşesine yerleşiyor.

Şener Öktem, her ne kadar “Aristo, Nineme Niye Kıydın” dese de, kitabın genelinde kahramanımız, Ninesini daha çok dinliyor. “Anladın, ama biraz yanlış anladın oğul. Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının, der Rabb’im. İnsan kendi ateşine odun olmamalı. Gül bahçesine dönüşmesi için önce İbrahim olmalı. İşte balta, git, kır onları; kim acıtmışsa yüreğini, put niyetine onları…”, “Aristo ile ninesi savaşıyordu beyninin kılcallarında, saldırıyorlardı birbirlerinin putlarına, ellerinde balta…” ve nihayetinde “Pala: ‘Aristo’yu bırak! Sen ninene kulak ver.” demişti.”

Düşünen insanlara kafatası, hissedenlere ise kalbi dar gelir. Meselenin nihayetinde, hayat, bir film karesi değil miydi bizim için de?

Sevgili Şener Öktem, belki de günümüzün en acı sözünü bir sarhoşa söyletiyor: “Sen kovarsan Tanrı’yı mülkünden, gecekondu kurarlar beynine, senin haberin yokken.”

Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar diliyorum. Kalemine, yüreğine, kelamına sağlık, istifade edeni bol olsun, Sayın Şener Öktem.

 
VF kat sağ