Savaşlardan geriye nedir kalan? Bilen bir adım gelsin beriye de söylesin bize.

Galipler mi, mağluplar mı? Bol kazançlı anlaşmalar mı? Yeni Dünya düzeni mi? Bedeli kanla ödenmiş lakin cetvelle çizilmiş haritalar mı? Kim özgürdür savaşlardan sonra? Kim yaşıyordur atılan bombaların altında harabeye dönmüş şehirlerde? Kim için, ne için, neden bu kadar ölüm? Özgürlük için mi? Her savaştan önce zaten özgür değil miydi insanlar? Bunca dökülen kan, neyin bedeli için? Yoksa bir maske olarak mı kullanılır savaşlar? Bir sahnenin perdesi olarak mı? Perdenin arkasını kimse görmesin diye mi öldürülüyor çocuklar?

Şimdi tekrar soralım kendimize: Nedir savaşlardan kalan geriye?

Bu soruyu kendime ilk sorduğumda zihnimde ne bir zafer marşı yankılandı ne de kahramanlık hikâyeleri canlandı. Derin bir hüzün kapladı ruhumu sadece. Bugün dünyada yapılan savaşların hiçbir ahlakı ve anlamı yok maalesef. Ne ölmenin ne de öldürmenin bir manası kalmamış maalesef. Savaşın da bir hukuku yok artık esasında.

Bir zümrenin daha rahat yaşaması için bütün insanları gözünü kırpmadan öldürebileceği bir durumdan rahatsız olmuyorsa insanlar ve sızlamıyorsa vicdanlar, beş kişinin keyfine feda ediliyorsa milyonlar, hangi galibiyet huzur verir insana? Ki bunu zafer olarak düşünen kişi kadar budalası var mıdır dünyada?

Rambo filmleriyle büyüyen bir nesil olarak ekran başındaki ölümleri normalleştirdiğimizden midir bilinmez, bir oyun, bir film sanıyoruz savaşı ve ölümleri. Füzelerin havada uçuşunu uçurtma izler gibi izliyoruz bugün.

Ey modern (!) batının şık giyimli, beyefendi görünümlü, kendini dünyanın bodyguardı zanneden kalbi noksan, aklı kıt liderleri; uçurtmalarınız yüreğimizin tellerine takıldı. Sizin olmasa da bizim vicdanımız sızlıyor sizin sebep olduğunuz acılara. Ki vicdanı olan sızıyı duyabilir yalnızca.

Derin bir sessizlik içimizde. Savaşlardan geriye kalan, anlatılan kahramanlık hikâyelerinden ziyade anlatılamayan, konuş/ul/amayan, susturulan hayatların sesi olamadığınız müddetçe yapılan savaşların, kazanılan galibiyetlerin hiçbir ehemmiyeti yok insanlık için.

Savaşlardan geriye kalan; sadece yıkılmış şehirlerin taşları mı zannediyorsunuz! O taşların altında kalmış hatıralar hiç mi gözünüz de canlanmıyor, gelmiyor rüyalarınıza? Ki bir gün gelirse rüyanıza kâbusu olur ruhunuzun...

Bir evin duvarı yıkıldığında aslında bir ömür çöker. Bir tarih silinir. O duvarın içinde bir annenin duası, bir çocuğun gülümsemesi, bir babanın yorgunluğu vardır. Savaş, sadece mekânı değil, zamanı da yerle bir eder. Geçmişi siler, geleceği belirsizliğe sürükler. Bütün kazançları yerle yeksan eder.

Savaşlardan geriye kalan; kazanılan değil kanla sulanan topraktır. Toprağa düşen canların neyin bedelini ödediğini bilmeden gidişidir yürekleri dağlayan. Ve yarım kalmış hikâyeleridir ardında kalan.

Savaş, yarının garantiye alınması için yapılırdı bir bakıma. Bugün yapılan savaşlar dünyanın yarınlarını bombalıyor, insanlığın geleceğini kıyıma uğratıyor. Kim bilir kaç insan “yarın” demeye fırsat bulamadan veda ediyor hayata. Oysa insan, en çok yarına inanarak yaşar. Bugün savaş, işte tam da bu inancı hedef alıyor.

Savaşlardan geriye kalan; kazananlar değildir çoğu zaman. Çünkü savaşın gerçek galibi yoktur. Kaybeden sadece ölenler de değildir. Geriye kalanlar, belki de en ağır yükü taşıyanlardır. Yavrusunun yokluğuyla yaşayan anne, bir babanın gölgesini arayan çocuk, evini bulamayan insanlar... Onlar her gün yeniden yaşar savaşı. Her sabah eksik uyanır, her akşam biraz daha suskundurlar. Depremi yaşamış birinin en ufak bir sarsıntıda o anı yeniden yaşaması gibidir.

Savaşlardan geriye kalan; bir milletin hafızasına kazınmış acıdır. Nesilden nesile aktarılan, ama kelimelere sığmayan bir sızı… Anlatıldıkça hafiflemeyen, aksine derinleşen bir hatıra. Çünkü bazı acılar vardır ki, üzerinden yıllar geçse de ilk günkü gibi tazedir.

Savaşlardan geriye kalan; insanın insana yabancılaşmasıdır. Aynı gökyüzünün altında yaşayanların birbirine düşman kesilmesi, merhametin yerini öfkeye, düşmanlığa bırakmasıdır. Oysa insandır insanın en kıymetli emaneti. “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın” diyor ya Tolstoy, bugün başkasının acısını ne kadar duyabiliyoruz acaba? Ne kadar insan kalabildik? İnsan emanetine sahip çıkabildik mi?

Bir gün elbet silahlar susacak ve insanlar birbirleriyle konuşmaya ihtiyaç duyacak. O gün geldiğinde insanlarla konuşacak kelimelerimiz kalacak mı lügatimizde? Vesselam.