Bu hafta sonu bir vesileyle yolumuz Afyon'a düştü. Afyon'da Kıymetli Dostum Eyyüp Akyüz'ün hanesine misafir olduk. Öncelikle ev sahipliği için kendisine ve muhterem ailesine teşekkürlerimi sunuyorum.

İki yazar bir araya gelince tefekkür kaçınılmaz oluyor. Siyasete pek girmesek de siyasetin, savaşın ve dünya gündeminin etrafından dolanarak fikir dünyamıza farklı bakış açıları kazandırmaya çalıştık. Kıymetli Dostumun derin bilgi birikiminden istifade ettik.

Günümüz çağında nesnelerin dünyasında insanın, anlam ve hakikat arayışı üzerinde sohbet ederken bir sözü zihnimde dönüp durdu: “Hakikatin ispata ihtiyacı yoktur.” Kısa ve net olduğu kadar ağır bir cümle…

İnsanın içine bir taş gibi oturuyor önce, sonra dalga dalga genişliyor. Zira bu söz, sadece hakikati değil, insanın hakikatle olan meselesini de ele veriyor: Hakikat!

Üzerine konuştuğumuz, tartıştığımız, uğruna yollar yürüdüğümüz; ama çoğu zaman yanından sessizce geçip gittiğimiz o şey. Kendini anlatmaya muhtaç olmayan, varlığıyla var olan… Güneş gibi. Doğar ve doğduğunu kimseye ispat etme derdine düşmez.

Lakin insan öyle midir? Gördüğünü bile inkâr edebilecek bir varlık olan insan göremediğini kolay kolay kabullenebilir mi? Hakikatin karşısında dururken bile ama ona sırtını dönmekten geri durmaz. Çünkü hakikat her zaman konforlu değildir. Çoğu zaman sarsar, çoğu zaman yüzleştirir. Ve insan, yüzleşmekten kaçtığı ölçüde, hakikatten de uzaklaşır.

İşte tam burada başlar o ince kırılma: Hakikat ispat istemez; ama insan, hakikati kabul etmek için ispat ister.

Oysa mesele delil değildir. Mesele niyettir. Zira hakikati arayan bir gönül için en küçük işaret bile yeterlidir. Görmek isteyene, görebilene... Ama hakikatten kaçan bir zihin için en büyük hakikat bile yetersiz kalır. Çünkü insan, çoğu zaman gerçeği değil; kendine uygun olanı doğru kabul eder.

Nitekim Kur’an bu hakikati açıkça dile getirir: “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf Suresi, 29. Ayet) İspat yok, zorlama yok, dayatma yok. Ürününe güvenen esnafın onu bağıra çağıra satmaya ihtiyacı yoktur. O sadece sergiler, ürüne ihtiyacı olan gelir, alır ve gider.

Demek ki hakikati görememek, gözle ilgili değil; gönülle ilgilidir. Hakikat ispat istemez, çünkü zaten apaçıktır. Ama kalp körleştiğinde, zahir olan bile karanlıkta kalır.

Hakikatin sahibi Yüce Allah, hakikatten mahrum kalanların halini de “Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.” (Bakara Suresi, 18. Ayet) ayetiyle bildiriyor bizlere.

Hakikat asla değişmez, değişen insanın bakış açısıdır. Bugün etrafımıza baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, herkes kendi doğrusunu büyütüyor. Fakat hakikat, bu gürültünün içinde aslını koruyarak sessizliğe çekiliyor. Gürültü arttıkça, hakikatin sesini duyamaz hâle geliyoruz.

Belki de en büyük yanılgımız hakikati tartışarak bulacağımızı zannedişimizdir. Oysa hakikat, tartışmanın değil, arınmanın meselesidir. Gürültüden değil, sükûnetten doğar. İnatla değil, teslimiyetle görünür hâle gelir.

İnsan, kendi nefsinin gürültüsünü susturamadıkça hakikatin sesini duyamaz. Çünkü hakikat dışarıdan önce içeride başlar. Nasıl ki yumurta dışardan kırılınca ölüm, içeriden kırılınca dirilme başlıyorsa hakikat de öyledir. Hakikat, kalpte yer bulmadan, dilde karşılık bulmaz.

Bu yüzden mesele, hakikatin ispatı değil; insanın kendine olan dürüstlüğüdür. Kendine dürüst olan, hakikati görür. Kendinden kaçan, hakikatten de kaçmış olur. Hakikat ise ne saklanır, ne kaybolur, ne de ispat peşinde koşar. Hakikatin ispata ihtiyacı yoktur, hakikate muhtaç olan insandır.

Hakikat denizin dibindeki inci değildir, yerkabuğunun altındaki elmas değildir, ırmakların yatağındaki altın değildir... Sizden öyle çok uzaklarda uçsuz bucaksız diyarlarda değildir. Hemen yanı başınızdadır, baktığınız yerde, duyduğunuz seste, söylenilen sözde, dokunduğunuz her şeydedir. O sadece sizi bekler. Bir gün onu fark etmenizi bekler. Sadece bekler.

Çünkü hakikat, kendini ispat etmez; insanın onu fark etmesini bekler. Vesselam.