Mübarek Ramazan ayının ilk haftasını geride bıraktık. Rahmetiyle buyur ettik hanemize. Kendisi de bereketiyle geldi bize. Maddenin hüküm sürdüğü bir çağda maneviyatın hâlâ hayatımızda var olduğunu ve ruhumuzun bu maneviyatla ancak huzur bulabileceğini bize gösteren mübarek aydır Ramazan. Yedisinden yetmişine, hepimizin üzerinde bir Ramazan mahmurluğu, dinginliği, huzuru en güzel libas olarak duruyor.
Sahurla başladığımız oruç yolculuğu iftarla nihayete erip bir bardak çayla taçlanırken teravihin muhabbetiyle tamam oluyor. Sonra gün geceye, iftar sahura bırakıyor yerini ve iki gözümün nuru Ramazanın huzuru sarıyor ömrümüzü.
Aynı vakitlerin tekrarında bile başka bir anlam, başka bir diriliş gizlidir bu ayda. Her gün aynı ezanı duyarız ama her gün başka bir iç sesle karşılık verir kalbimiz. Çünkü Ramazan, zamanın içindeki zaman, vaktin içindeki hikmettir.
Bu mübarek ayda en sık duyduğumuz sorulardan birisi “Okundu mu?” olsa gerek. Çocukluğumuzda caminin uzaklığından mıdır, çocukluk eğlencemizden midir tam hatırlayamazsam da damlara çıkar, ezanın okunmasını beklerdik. Okununca da biz de avazımız çıktığı kadar okunan ezana eşlik eder ve iftar vaktinin girdiğini ahaliye duyururduk. O ses, sadece bir çağrı değil, aynı zamanda bir müjde idi; sabrın sona erdiğini, rahmet kapılarının aralandığını haber veren bir müjde…
Bir keresinde çocukça muziplik olsa gerek ezana birkaç dakika varken ve vakit henüz girmemişken ezan okumaya başlamıştım. Allah günahımı affetsin. Ki çocuklar masumdur değil mi? Benimki de çocukça bir masumluktu işte. Bir keresinde de cami oturduğumuz evin hemen karşısında idi ve vakit girdiği halde imam bir davete gitmiş olacak ki, ezan okunmamıştı. Vakit girdikten beş dakika sonra gidip okumuştum ezanı. Ramazan, çocukluk ve ezan dendiği zaman bu iki anı sürekli canlanır zihnimde. O günlerde farkında olmadan yaptığımız şey, aslında vakti beklemenin, vakte saygının ve ezana kulak kesilmenin bir terbiyesiydi.
Geçmiş zaman odur ki, bir Ramazan heyecanıdır hâlâ durur yüreğimizde. Dünyanın hazına, hızına, maddeleşmesine karşın ruhumuzu diri tutuyor Ramazan. Modern hayatın gürültüsü içinde kaybolan insan, bu ayda yeniden sesi dinlemeyi öğrenir; dışarıdaki sesi değil sadece, içindeki sesi de… Çünkü oruç, sadece aç kalmak değil, kalbi uyandırmak, kalbin sesine kulak kesilmektir, sükût hali üzere.
Sabah ile akşam ezanı arasında Yüce Yaradanın emri ile huzurda bulunmanın adıdır oruç. Samimi bir duruşla Hakka ram olmanın sırrıdır Ramazan. Başlarken de kulağımız ezanda, biterken de... Bir ezanla gelip bir sela ile gidecek biz insanoğlunun gitmeden evvel iki ezan arasında dirilişinin sembolüdür bu ay. Aslında ömür dediğimiz şey de bir bakıma iki ezan arasıdır. Doğumumuz bir başlangıç ezanı, vedamız ise bir sela hükmündedir. Aradaki vakit ise imtihanın, sabrın, şükrün ve kulluğun zamanıdır.
Milli Şairimiz Mehmet Akif, millet olarak dirilişimizin, ülke olarak bağımsızlığımızın, vatan olarak özgürlüğümüzün sembolü olan İstiklal Marşımızda ne de güzel diyor:
“Bu ezanlar -ki şehadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.”
Bu dizeler yalnızca bir temenni değil, aynı zamanda bir hafıza, bir kimlik ve bir istikamet beyanıdır. Ezan, bu topraklarda sadece vakti haber veren bir ses değil; inancın, varoluşun ve aidiyetin yankısıdır. Bir milletin göğe bıraktığı en saf niyazdır adeta. Şehadetleri dinin temeli olan ezanların ebediyen yurdumuzun üstünde inlemesi, aslında ruh kökümüzün canlı kalmasının da ifadesidir. Çünkü ezan sustuğunda sadece bir ses susmaz; hafıza susar, gelenek susar, maneviyat susar.
Bu toprakları vatan yapan, bayrağı sonsuzluk ikliminde dalgalandıran, bedelini canıyla ödeyen necip milletin direnişini destanlaştıran Mehmet Akif, bu dizelerle bir milletin ruhunu temsil eder. Ezanın semaya yükselen sedası, sadece minarelerden değil, aynı zamanda bir milletin vicdanından yükselir. Ramazan ayında bu sedayı daha derinden hissederiz. Çünkü açlıkla incelen nefis, ezanın davetini daha berrak duyar; susuzlukla sadeleşen ruh, o çağrının hikmetine daha çok yaklaşır.
Bir yerin Türk yurdu, İslam beldesi olduğu üstünde dalgalanan ay yıldızlı bayraktan, minarelerde okunan ezandan anlaşılır.
İftar vakti yaklaşırken kulakların ezanda olması, aslında kalbin de hakikate yönelmesidir. “Okundu mu?” sorusu, yalnızca bir zaman sorusu değildir; aynı zamanda bir teslimiyet sorusudur. Bekleyişin sabırla buluştuğu, sabrın şükre dönüştüğü o anın habercisidir.
…
Okundu mu?
-Evet!
O vakit sadece iftar vakti girmiş değildir; aynı zamanda şükrün, sabrın ve kulluğun yeniden hatırlandığı bir vakit doğmuştur. Allah kabul etsin, afiyet olsun. Vakt-i iftarınız hayrolsun.