Susuz yıllar…
Yolsuz yıllar…
Rüşvetçiler için yoksulluk, susuzluk, çöp, çukur dert değil, yolsuzluk, çekilecek dert değil.
Bir yerde yolsuzluk varsa o yerin yöneticileri yolsuzdur; hak, hukuk, yol, yordam bilmezler.
Çünkü “Yollar yürümekle aşınmaz” şiarlarıdır.
***
“Cumhuriyetin kazanımları”nı korumak bahanesiyle yolsuzluk, yol olmuşsa yoldan çıkanları yola getirmek nasıl mümkün olacaktır?
Yolsuzluk getirisi yüksek aileleri, yolsuz olmakla suçlamak kimin haddinedir?
Rejimsel bir tehlike varsa ve düzeni korumak için yeni yollar keşfedilirse, halk bundan neden zarar görsün ki?
Her yol mubah değil midir?
Bundan dolayıdır ki yolsuzlar hep yolludur.
***
Rüşvet, hırsızlık ve arsızlık…
“Rüşveti veren de alan da mel’undur.”
Yolsuzluğu yol edinenler mel’undur…
“Yol düşkünlüğü” en utanılacak durumdur, Ehlibeyt Muhiplerince…
Yolsuzları baş tacı edenler de yol düşkünüdürler…
***
Yolsuzluk hiç bu kadar taraftar toplamamıştı. Arsızlıkta “onur yürüyüşçüleri” gibi hırsızlık da adeta övünç kaynağı olarak pazarlanıyor.
Müthiş bir algı planı uygulanmakta.
Hırsız, hakime had bildirmeye kalkışıyor. Mahkemeyi tehdit ediyor. Savunma yapmıyor; dam başında saksağan…
Ya da sizin eşek bizim baltayı getirdi mi?..
Kuru gürültüyle, velveleyle hırsızlık, arsızlık, sis arkasında gizleniyor.
Hırsız kahramanlaştırılıyor, tam anlamıyla sahte karamanlar icat ediliyor.
***
Milletleri çürüten, yıkan rüşvet, zulmün de sebebidir.
Çünkü rüşvetle gelen, rüşvet almayı kendine vazife görüyor.
Rüşvetçinin tek kırmızı çizgisi rüşvettir.
Onun gözünde adalet, ahlak, şeref, haysiyet, namus, vatan, millet masaldan ibarettir.
***
Milletleri yok eden top, tüfek değil rüşvettir, rüşvetin sıradanlaş(tırıl)masıdır.
16’ıncı yüzyıl şairi Fuzuli, “Selam verdim rüşvet değildir, diye almadılar” diyerek devletin ihtişamlı göründüğü yıllarda aslında çürümenin ne denli derinleştiğini ifade ediyordu.
1580’de İstanbul’da vefat eden İsfendiyaroğullarından Şemsi Paşa: “Benim ecdadımın ülkesini fethederek onları haritadan silen Osmanolullarından bugün öcümü aldım. Padişah hazretlerine rüşvet verdim. Değil mi ki tadını tattılar, artık bundan sonra kolay kolay iflah olmazlar.” diyerek rüşvetin melanetini de ilan ediyordu.
Halkın malı ve hakkı bunlar için birer “nimet” idi, “nimet”!..
Fakat karınlarına ateş doldurduklarının vahametini idrake yanaşmıyorlardı.
Şu beyit onlar için:
“ El uzatma mirî malına altın olsa pâresi
Üstühân-ı mârdır, durdukça artar yâresi”
( Devletin malına ve mülküne parası altın bile olsa el uzatma Çünkü bu öylesine bir yılan kemiğidir ki (dişi) yarası gittikçe daha da artar.)
“Reşk etme görüp sürh pilavın ümeranın
Hûn-ı ciğeri ve gözü yaşıdır fukaranın”
( İş başındaki büyük kumandanların ve devlet adamlarının kırmızı (salçalı ve zerdeli) pilavını görüp kıskanma, imrenme. Bu pilavın harcı fakir fukaranın gözlerinden dökülen yaşlar ve ciğerlerinden sızan kanlardan meydana gelmiştir.)
O devrin bir atasözü olarak da “ Fukaranın bağrının yağından yanan kandilin ışığı bile karanlık olur.”
Rüşvet zulümdür.
Zulümle de âbât olunmaz.
****
Vali- Müsteşar Sayın Seyfullah Hacımüftüoğlu’nun şu sözü tam da bu zalimlerin akıbetini anlatıyor:
“Sakalın saltanatı, usturayı görünceye kadardır.”