Sabahın kör ayazında, kalorifer peteği nefesini tutar. Binlerce kilometre ötede atılmış bir imzanın isli kokusu odaya dolmaya o an başlar. Soğuyan sadece demir değildir; bir coğrafyanın damarlarında dolaşan enerjinin nabzı usulca yavaşlar. Tahran'dan kesilen gazın faturası, İstanbul'daki bir sabah çayının buğusunu dondurmaya yetecek kadar ağırdır. Uluslararası diplomasinin o ağır ve köşeli kararları, sızacak bir yarık bulup doğrudan evimizin kalbine oturur.

Tarih, sadece geçmişin değil, bugünün de aynasıdır. Tıpkı 1929 yılında, nüfusun yalnızca yüzde onunun okuma yazma bildiği bir dönemde, koca puntolu gazetelerin dönemin seçkinleri tarafından, yine o seçkinlerin çıkarları doğrultusunda kurgulanması gibi, bugün de küresel anlatı dar bir zümrenin kaleminden çıkıyor.

Peki, vanaların sessizliğe gömüldüğü bu denklemde elimizdeki veriler bize ne söylüyor?

Rakamların keskin diliyle konuşmak zorundayız. Günlük yüz seksen milyon metreküplük koca bir yutkunma halimiz var. Sınırın ötesinden gelen pay ise otuz milyon metreküp civarında seyrediyor. İki milyar metreküplük yeraltı depolarımız, şimdilik göğsümüzü siper etmemizi sağlıyor. Fakat ihtimalleri tartan ölçülü bir zihin bilir ki; dışarıya devasa oranda yaslanmış bir yapının temelleri, esen her uluslararası fırtınada çatırdamaya mahkumdur.

Bu bir panik çığlığı değil, masadaki verilerle çıplak bir yüzleşme anıdır.

Dışarıda boru hatlarının üşüdüğü saatlerde, içeride tuğlaların sessizce el değiştirdiği başka bir fırtına kopuyor. Bir dönemin toprağa hükmeden feodal beyleri, bugün beton blokların ve tapu dairelerinin loş koridorlarında yeniden diriliyor. Bir yatırımcının pervasızca dudaklarından dökülen kelimeler, aslında koca bir neslin emeğinin nasıl buharlaştığının tarihi bir itirafıdır. Gündelik kazançlarla ömür tüketen milyonların karşısında, sadece krizlerin dip noktalarında pusuya yatıp şehirleri parselleyen dar bir azınlık yükseliyor.

Aslında sermayenin dalgalanmaları fırsata çevirme refleksi hiç değişmedi. 1929 kışında İstanbul Tatavla'da yüzlerce ev yanarken, insanların acısı üzerinden büyük bir ekonomi doğmuş; Avrupa'nın sigorta şirketleri kente hücum ederek bu felaketi kendi lehlerine bir imkâna dönüştürmüşlerdi. O gün yanan ahşap evlerin külleri üzerinden kent haritaları çıkaran sermaye aklı, bugün de enflasyonun ateşinde eriyen birikimler üzerinden şehirlerin sessiz el değiştirişini yönetiyor.

Bu, alın terinin zaferi değil; sessiz, derinden ve yasal bir mülkiyet aktarımıdır.

Bu tablonun en derin acısı belki de ortada sıkışıp kalanda saklıdır. Gardırop burjuvazisi dediğimiz o kalabalık; vitrin markalarıyla sarmalanmış, tüketimle kimlik inşa etmiş, ama ay sonunda hesabı kapatamayanlardır. Markası var, borcu var. Görüntüsü var, birikimi yok. Servetin sessizce yukarı aktığı bu sistemde, en çok da bu kesim aldanıyor; çünkü kendini kaybedenler arasında saymıyor.

Oysa en hızlı o eriyor.

Okyanusun ötesinde de sular farklı akmıyor.

Kıtaları aşan bir itiraz sesi, en tepedeki yüzde birlik kesimin, geri kalan devasa kalabalıkları gölgede bıraktığı bir servet obezitesinden bahsediyor. Silikon vadilerinde kodlanan ve insan aklını taklit eden o algoritmalar, insanlığın ortak yükünü hafifletmek için değil, birkaç tekelci aklın kasalarını taşıracak bir kusursuzlukla kurgulanıyor. Sınır tanımayan bu yenilik dalgasına "biraz durun ve düşünün" çağrısı yapan yasama çabaları, hız körlüğüne tutulmuş bir gidişatın acil fren arayışıdır.

Bu tekelci akıl, gökten zembille inmiş değildir. 1929 gazetelerinde boy gösteren, gece uyumadığı ve dahi olduğu anlatılan "tüccar mucit" imajı, bugün trilyon dolarlık teknoloji şirketlerini yönetenlerin giydiği o eski zırhın ta kendisidir. Topluma sunulan bu illüzyon, servetin hep aynı merkezde toplanmasını meşrulaştıran bir perdeden ibarettir.

Her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor.

Gökyüzüne bakıp bulutların rengindeki anormalliği sezenlerin, sistemin kimin için çalıştığını sorgulayanların sayısı giderek artıyor. Ne vehimlere kapılıp korkuyu büyütmeliyiz, ne de sunulan rahatlatıcı ninnilerle uyumalıyız. Enerji hatlarından şehirlerin sessiz el değiştirişine, okyanus aşırı sunucu tarlalarına kadar uzanan bu kurgu, sadece gücü elinde tutanların dilini konuşuyor.

Peki ya doksan dokuzun dili?

Onların lügatinde borsa endeksleri, jeopolitik satranç hamleleri veya trilyon dolarlık teknoloji vizyonları yoktur. Onların dili; ay sonunu getirme matematiğinde, pazar tezgahındaki hesapta ve giderek daha kalın giyilen hırkalarda gizlidir. Bu sessiz, gösterişsiz ama devasa kütle, tarihin her döneminde asıl belirleyici güç olmuştur. Çünkü seçkinlerin kurduğu o süslü sahneler, ancak aşağıdakilerin omuzları o ağır yükü taşıyabildiği sürece ayakta kalır.

Omuzlar çöktüğünde, doksan dokuzun sessizliği sadece bir itiraz değil, yeni bir çağın ilk cümlesi olur.

Zaman daralıyor.

Ve çay soğuyor, içebilirseniz henüz dumanı üstündeyken bu büyük ayrıcalık, afiyet olsun şimdiden.