12 Eylül 1980, Türkiye’nin yalnızca demokratik düzenine müdahale edilen bir tarih değildir.
Aynı zamanda toplumsal hafızamızda derin yaralar bırakan; siyaseti, düşünceyi ve farklılıkları tehdit olarak gören vesayetçi bir anlayışın adıdır.
Meclis kapatıldı, siyasi partiler ve sendikalar susturuldu, binlerce insan gözaltına alındı. Cezaevlerinde işkenceler yaşandı, gençler idam sehpalarına gönderildi. Sağdan ve soldan insanların aynı acılarda buluştuğu karanlık bir dönem başladı.
Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan insanlık dışı uygulamalar ise Kürtlerin toplumsal hafızasında hâlâ kapanmamış derin bir yara olarak duruyor. Devlet adına yapılan zulmün, devleti güçlendirmediğini; aksine millet ile devlet arasındaki güveni zedelediğini en açık biçimde orada gördük.
Ancak 12 Eylül’ün en kalıcı mirası, hazırlanan 1982 Anayasası oldu.
Bu anayasa, milletin özgürce tartıştığı çoğulcu bir ortamda değil; siyasi partilerin kapalı, toplumun susturulmuş ve darbe yönetiminin bütün kurumlara hâkim olduğu şartlarda hazırlandı. 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulan metin, sonraki yıllarda birçok kez değiştirilmiş olsa da onu meydana getiren vesayetçi ruh bütünüyle ortadan kaldırılamadı.
Çünkü anayasa yalnızca maddelerden oluşan teknik bir hukuk metni değildir. Anayasanın bir dili, bir ruhu ve insana bakışı vardır.
Darbe anayasalarının merkezinde devlet, sivil ve demokratik anayasaların merkezinde ise insan bulunur. Biri vatandaşı denetlenmesi gereken bir unsur olarak görürken diğeri devleti, insanın hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlü kılar.
Türkiye bugüne kadar önemli demokratikleşme adımları attı. Vesayet kurumlarının etkisi azaltıldı, askerî yargının alanı daraltıldı, bireysel başvuru hakkı getirildi ve temel haklar konusunda ciddi düzenlemeler yapıldı. Fakat yapılan her değişiklik, 1982 Anayasası’nın belirli bölümlerini onardı; Türkiye hâlâ bütünüyle sivil iradenin eseri olan yeni bir toplum sözleşmesine kavuşamadı.
Bugün yeni anayasa meselesini konuşurken cevaplamamız gereken temel soru şudur: Yeni bir metin mi hazırlayacağız, yoksa yeni bir toplumsal mutabakat mı kuracağız?
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca maddeleri ve kavramları değiştirilmiş bir anayasa değildir. İhtiyacımız; milletin bütün renklerini, inançlarını, kimliklerini ve hayat tarzlarını eşit vatandaşlık temelinde buluşturan kuşatıcı bir toplum sözleşmesidir.
Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın; Sünni’nin, Alevi’nin; dindarın ve sekülerin kendisini güvende hissettiği bir anayasa yapmalıyız. Kadınların, gençlerin ve toplumun bütün kesimlerinin sadece hakkında konuşulan değil, hazırlanmasına doğrudan katıldığı bir süreç yürütmeliyiz.
Yeni anayasa, geçmişin korkularını bugünün Türkiye’sine taşıyan bir metin olmamalıdır. Devleti birey karşısında koruyan değil, insanı ve onurunu devlet gücü karşısında güvence altına alan bir anlayışla hazırlanmalıdır. Hukukun üstünlüğünü, demokratik siyaseti, adil temsili ve temel hakları tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta korumalıdır.
Elbette böylesine önemli bir mesele, günlük siyasi hesaplara veya seçim tartışmalarına sıkıştırılamaz. Yeni anayasa bir partinin değil, milletin anayasası olmalıdır. İktidarın iradesi kadar muhalefetin katkısı, akademinin bilgisi kadar sivil toplumun ve vatandaşın sözü de bu sürecin içinde yer almalıdır.
Ancak uzlaşma arayışı, değişimi sürekli ertelemenin bahanesine de dönüşmemelidir. Türkiye’nin darbelerle şekillenmiş bir anayasal düzeni geride bırakması, demokratik olgunluğunun gereğidir.
12 Eylül’ü yalnızca yıldönümlerinde kınamak yetmez. Darbeyle gerçek anlamda hesaplaşmak, onun kurumlarda, hukukta ve zihinlerde bıraktığı izleri ortadan kaldırmakla mümkündür.
Bugün bize düşen; acıları yarıştırmak değil, ortak hafızadan ortak bir gelecek inşa etmektir. Devletin vatandaşından korkmadığı, vatandaşın da devlet karşısında kendisini çaresiz hissetmediği bir düzen kurmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik birikimi, artık darbe döneminden kalan yamalı bir metne sığmayacak kadar büyüktür. Cumhuriyetimizin yeni yüzyılına yakışan; millet iradesini esas alan, insan onurunu koruyan, farklılıkları tehdit değil zenginlik kabul eden sivil ve demokratik bir anayasadır.
12 Eylül’ün karanlık mirasını geride bırakmanın yolu açıktır: Anayasayı millet adına ve milletle birlikte yapmak.
Çünkü darbelerin bıraktığı en ağır miras korkudur; demokrasinin vereceği en güçlü cevap ise özgür ve eşit vatandaşlıktır.