Geçtiğimiz hafta, “Ahlak Delili”ni ele almıştık. Bu hafta ise “Hayat Delili”ni incelemeye çalışacağız inşâallahü teâlâ.

“Hayat Delili” kısaca şudur: Kâinat, cansız ve şuursuz maddelerden meydana gelen sayısız canlılarla doludur. İnsan da dâhil olmak üzere bu canlılar; hayat, şuur, hareket, beslenme, büyüme ve üreme gibi özelliklere sahiptirler. Ancak cansız maddelerde, hayatı ve şuuru meydana getirecek bir irade ve kudret yoktur. Peki, bu cansız ve şuursuz maddelerden meydana gelen canlıların, hayat ve şuur kaynağı nedir? Evet hayat ve şuur, kendisi hayat ve şuur sahibi olmayan maddelerle açıklanamaz. Dolayısıyla kâinatı yoktan var eden ve bütün canlılara hayatı bahşeden sonsuz hayat, ilim, irade ve kudret sahibi bir Zât’ın bulunması gerekir. İşte O yüce Zât, Allahü Teâlâ’dır. “Hayat Delili”nin mantıkî açılımı ise, şöyledir:

1) Kâinatta hayat vardır: İnsan, hayvan, bitki ve diğer canlılar, hayat sahibidirler. Doğar, yaşar, büyür, ürer ve zamanı gelince ölürler. Hayat, kâinatta doğrudan gözlemlediğimiz en açık ve inkârı imkânsız gerçekliklerden biridir.

2) Canlıların yapıtaşı olan maddeler, hayat sahibi değildir: Taş, toprak, su ve diğer cansız maddeler; hayat, şuur ve irade sahibi değildirler. Dolayısıyla bunların, kendilerinde bulunmayan hayatı, başka varlıklar olan canlılara vermesi asla düşünülemez.

3) Hayat, kendi kendisinin sebebi olamaz: Bir varlığın hayat sahibi olması, hayatı kendisinin yarattığı anlamına gelmez. Çünkü bir varlığın kendisini yaratabilmesi için, öncelikle var olması gerekir. Hâlbuki hiçbir canlı, hayatından önce yoktu. Buna göre zarurî olarak her canlı, hayatını kendisinin dışında bulunan sebeplere ve şartlara borçludur. Dolayısıyla hayatın kaynağı, canlıların kendisi değildir. Aksine canlılara hayat veren, onların dışında ve üzerinde bulunan bir güç ve kudret sahibinin bulunması gerekir.

4) Canlılar, son derece düzenli ve mükemmel bir yapıya sahiptirler: Hiçbir canlı, yalnızca maddelerin bir araya gelmesinden ibaret değildir. Her canlıda hücre, organ, sinir sistemi, metabolizma, büyüme ve üreme gibi birbirine bağlı birçok sistem, hayatın devamını sağlayacak şekilde birlikte çalışır. Bu sistemlerin uyum içinde işlemesi, canlılığın basit bir madde yığını olmadığını; ilim, irade ve kudret gerektiren son derece düzenli bir şey olduğunu ortaya koymaktadır.

5) Hayat, sadece maddî unsurların bir araya gelmesiyle meydana gelemez: Cansız maddelerin belirli bir düzen içerisinde bulunması ile hayat sahibi bir varlığın ortaya çıkması arasında çok önemli bir fark vardır. Nitekim henüz yeni ölmüş, herhangi bir organı veya maddî yapısı bozulmamış bir canlıda; hücreler, organlar ve hayat için gerekli bütün maddî unsurlar büyük ölçüde mevcut olduğu hâlde hayat yoktur. Demek ki hayat, yalnızca maddî unsurların biraraya gelmesinden ibaret değildir. Buna göre hayat, dışarıdan verilen ve zamanı gelince de alınan bir gerçekliktir.

6) Öyle ise, hayatın bir kaynağı olmalıdır: Hayat gibi temel ve bütün canlılarda ortak olan bir özelliğin kaynağı, hayat sahibi olmayan maddelerin kendisi olamaz. Çünkü hayat sahibi olmayan birşeyin, kendisinde bulunmayan hayatı başkasına vermesi, düşünülemez. Bu durumda canlılara hayat veren bir varlığın bulunması kaçınılmazdır.

7) Dolayısıyla kâinattaki canlılara, hayat veren bir Yaratıcı’nın bulunması gerekir: Çünkü yaratılmış olan bir varlık, kendi hayatının kaynağı olamaz. Öyleyse bütün canlılara hayat veren; sonsuz hayat, ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcı’nın bulunması gerekir. İşte o Yaratıcı, Allahü Teâlâ’dır.

8) Binaenaleyh hayat, Allahü Teâlâ’nın varlığının delillerindendir: Zira kâinattaki milyonlarca canlıda devam eden hayat, kendi kendine ortaya çıkmış bir gerçeklik olamaz. Evet, maddeyi de hayatı da yoktan var eden, Allahü Teâlâ’dır.

Âyet-i kerîmelerde buyuruldu ki:

“Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın ve dilediğine sayısız rızık verirsin.” (Âl-i İmran 27)

“…Canlı olan her şeyi sudan yarattık…” (Enbiya 30)

(Devamı haftaya…)