Suriye Demokratik Güçleri’nin kendisini feshetmesi, bölgede yeni ve tartışmalı bir dönemin kapısını açtı. Bir tarafta gelişmeyi “Şam’ın kesin zaferi” olarak değerlendirenler, diğer tarafta SDG’nin önemli kazanımlar elde ederek devlet sistemine dâhil olduğunu savunanlar var.
Oysa ortaya çıkan tablo, ne kayıtsız şartsız bir teslimiyet ne de eksiksiz bir zaferdir. Suriye’de Kürtlerin kurduğu fiilî otorite sona ermiş; buna karşılık Kürt kimliği, dili ve bazı örgütsel kadrolar merkezi devlet içerisinde kendilerine yeni bir alan bulmuştur.
Feshedilen yapı resmî olarak Mazlum Abdi’nin komutasındaki Suriye Demokratik Güçleri’dir. YPG bu yapının askerî omurgasını, PYD ise siyasi merkezlerinden birini oluşturuyordu. Ancak SDG yalnızca silahlı birliklerden ibaret değildi. Yerel meclisleri, güvenlik güçleri, eğitim sistemi, sınır kapıları, petrol sahaları ve dış ilişkileri bulunan fiilî bir yönetim düzeniydi.
Bir devlet değildi; fakat sıradan bir yerel yönetim de değildi.
Bugün sona eren asıl yapı, SDG isminden çok bu bölgesel egemenlik düzenidir.
Şam yönetimi Rakka ve Deyrizor başta olmak üzere geniş toprakları, petrol ve doğal gaz sahalarını, sınır kapılarını, havaalanlarını ve barajları yeniden kontrol altına aldı. Bağımsız askerî komuta kaldırıldı; sivil ve güvenlik kurumları merkezi yönetime bağlandı. Böylece Suriye’nin yaklaşık dörtte birinde etkili olan ayrı yönetim yapısı büyük ölçüde tasfiye edildi.
Bu bakımdan Şam’ın kazancı açıktır: Toprak, doğal kaynaklar, sınırlar ve silahlı güç üzerindeki devlet egemenliği yeniden tesis edilmiştir.
Ancak SDG’nin fesih kararını yalnızca gönüllü bir barış tercihi olarak değerlendirmek de gerçekçi değildir. 2026 yılının başında Şam güçlerinin gerçekleştirdiği askerî harekât, sahadaki dengeleri değiştirdi. Özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu Rakka ve Deyrizor’un kaybedilmesi, SDG açısından yalnızca toprak değil; petrol, buğday, su kaynakları ve Arap aşiretleri üzerindeki etkinliğin de kaybedilmesi anlamına geliyordu.
ABD’nin yeni Şam yönetimiyle yakınlaşması, SDG’nin müzakere gücünü daha da azalttı. Yıllarca Washington’un IŞİD’e karşı temel kara gücü olan SDG, Amerikan korumasının aynı biçimde ve süresiz devam etmeyeceğini gördü. Dolayısıyla fesih, askerî baskı ve uluslararası yön değişikliği karşısında yapılmış kontrollü bir geri çekilmedir.
Buna rağmen Kürtlerin hiçbir karşılık almadan teslim olduğunu söylemek mümkün değildir.
Yeni düzenlemelerle Kürtler, Suriye halkının asli ve ayrılmaz bir unsuru olarak tanındı. Kürtçe millî dillerden biri kabul edildi ve okullarda öğretilmesinin önü açıldı. 1962 Haseke nüfus sayımı sonucunda vatandaşlıktan mahrum bırakılan Kürtlere vatandaşlık hakkı tanındı.Newroz resmî tatil ilan edildi; etnik ve dilsel ayrımcılığın yasaklanacağı açıklandı.
Suriye’nin yüz yıllık merkezî ve Arap milliyetçisi devlet anlayışı düşünüldüğünde bunlar küçümsenebilecek kararlar değildir. Kürtler bağımsız veya federal bir yapı elde edemedi; fakat uzun yıllar inkâr edilen kimliklerini devletin resmî hukukuna taşıdı.
Yine de bu kazanımların kalıcı hâle geldiğini söylemek için erken. Kürtçe eğitimin kapsamı, müfredatın niteliği, yerel yönetimlerin yetkileri ve Kürt haklarının yeni anayasaya nasıl yansıyacağı henüz bütünüyle açıklığa kavuşmuş değil. Kararnamelerle tanınan hakların kalıcı olabilmesi için anayasal güvenceye ve uygulanabilir yasalara dönüşmesi gerekiyor.
“Suriye Arap Cumhuriyeti” adındaki “Arap” ibaresinin çıkarıldığı yönündeki iddialar da bu ihtiyatla ele alınmalıdır. Böyle bir değişiklik, Suriye’nin kimlik tanımında tarihî bir kırılma anlamına gelir. Ancak resmî ve yürürlüğe girmiş anayasal metin görülmeden bu iddiayı kesinleşmiş bir kazanım olarak sunmak doğru olmaz.
Sürecin dikkat çekici yönlerinden biri de eski SDG kadrolarının tamamen tasfiye edilmemesidir. SDG artık bağımsız bir ordu değildir; fakat mensuplarının önemli bir bölümü Suriye ordusu ve İçişleri Bakanlığı bünyesine alınmıştır. Eski YPG komutanlarından Sipan Hamo’nun savunma yönetiminde görevlendirilmesi, bu dönüşümün en somut göstergelerinden biridir.
Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı danışmanlığına atanması da benzer bir anlam taşıyor. Bu atama, bir yönüyle Kürt siyasi ve askerî kadrolarının yeni devlet düzenine dâhil edildiğini gösteriyor. Fakat Abdi’nin önceki konumu ile bugünkü görevi arasında büyük bir güç farkı var. Daha önce kendi silahlı gücü, kontrol alanı ve uluslararası ilişkileri bulunan bir aktörken şimdi yetkisini Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden alan bir danışmandır.
Bu nedenle söz konusu atamayı yalnızca terfi olarak okumak doğru değildir. Abdi görünür bir siyasi statü kazanmış; ancak bağımsız hareket etme kapasitesini kaybetmiştir. Yeni görevin gerçek ağırlığını, unvanı değil karar süreçlerine ne ölçüde katılacağı gösterecektir.
Suriye’de yaşanan dönüşüm, klasik anlamda bir silahsızlanmadan çok, örgütsel gücün devlet içine aktarılmasıdır. Ayrı ordu devlet birliklerine, fiilî yönetim sınırlı yerel temsile, bölgesel liderlik ise merkezi sistem içerisindeki görevlere dönüşmektedir.
Kürt siyasi hareketi açısından bundan sonraki strateji, Suriye’den kopmak veya ayrı bir devlet kurmaktan ziyade Suriye devletinin içerisinde kalıcı bir siyasi, bürokratik ve kültürel alan elde etmek olacaktır.
ABD’nin hesabı da bu dönüşümden bağımsız değildir. Washington, yıllarca desteklediği SDG’nin ayrı bir ordu olarak sonsuza kadar varlığını sürdüremeyeceğini biliyordu. Bu durum hem Türkiye ile ilişkileri zedeliyor hem de Suriye’nin yeniden birleşmesini engelliyordu. ABD, eski ortağını tamamen tasfiye ettirmek yerine, IŞİD’le mücadele deneyimi bulunan kadroların yeni Suriye sistemi içinde korunmasını tercih etmiş görünüyor.
Böylece Washington, Şam yönetimiyle yakınlaşırken Türkiye’nin bağımsız YPG yapılanmasına ilişkin kaygısını azaltıyor; aynı zamanda İran ve Rusya’nın Suriye’de yeniden alan kazanmasını sınırlamaya çalışıyor.
Türkiye açısından ise SDG’nin bağımsız askerî varlığının sona ermesi önemli bir güvenlik kazanımıdır. Sınır hattında ayrı bir silahlı otoritenin ve devletçik ihtimalinin zayıflaması, Ankara’nın uzun süredir savunduğu Suriye’nin toprak bütünlüğü teziyle uyumludur.
Ancak eski YPG kadrolarının Suriye ordusuna alınması yeni soruları beraberinde getiriyor: Bu birlikler gerçekten Şam’ın emir-komuta zincirine mi bağlanacak? Türkiye sınırında hangi unsurlar görev yapacak? PKK ile personel, finansman ve talimat ilişkisi bütünüyle kesilecek mi?
Türkiye açısından sonucun kalıcı olup olmadığını fesih açıklaması değil, bu sorulara sahada verilecek cevaplar belirleyecektir.
Suriye Kürtlerinin geleceği ise üç temel meseleye bağlıdır.
Birincisi, tanınan kimlik ve dil haklarının yeni anayasaya açık şekilde yazılmasıdır. İkincisi, Kürt temsilinin yalnızca PYD ve eski SDG yöneticileriyle sınırlandırılmamasıdır. PYD dışındaki Kürt partileri, bağımsız isimler, kadınlar, gençler ve bölgede yaşayan Arap, Süryani ve Ezidi topluluklar da yeni düzende söz sahibi olmalıdır.
Üçüncüsü, petrol ve kamu kaynaklarının adil paylaşılmasıdır. Petrol sahalarının merkezi devlete devredilmesi egemenlik bakımından anlaşılabilir; fakat bu kaynakların çıkarıldığı bölgelerin yeniden inşasına yeterli pay ayrılmazsa bugünkü uzlaşma ileride yeni bir huzursuzluğa dönüşebilir.
Sonuç olarak Şam toprağı, petrolü, sınırları ve askerî egemenliği geri aldı. Türkiye, sınırında bağımsız bir YPG ordusunun kaldırılmasını sağladı. ABD, eski ortağını tamamen kaybetmeden yeni Suriye yönetimiyle yakınlaşma imkânı buldu. Kürtler ise fiilî özerkliklerini kaybetmelerine karşılık kimlik, dil ve vatandaşlık alanında tarihî bir tanınma elde etti.
Bu nedenle ortaya çıkan sonucu ne “PYD’nin büyük zaferi” ne de “Kürtlerin kayıtsız şartsız teslimiyeti” olarak tanımlamak mümkündür.
En doğru ifade şudur:
Kürt otoritesi bağımsız bir siyasi ve askerî yapı olarak sona erdi; fakat Kürt meselesi Suriye devletinin dışından içine taşındı.
Bundan sonraki mücadele toprak hâkimiyetinden çok anayasa, eşit vatandaşlık, yerel yönetim, kaynak paylaşımı ve siyasi temsil üzerinden yürütülecektir.
Sürecin kalıcı barışa dönüşüp dönüşmeyeceğini de Şam’ın yaklaşımı belirleyecek: Kürtler yalnızca silahsızlandırılmış bir topluluk olarak mı görülecek, yoksa yeni Suriye’nin eşit ve kurucu unsurlarından biri olarak mı kabul edilecek?
Çünkü bir örgüt feshedilebilir, bir silahlı yapı dağıtılabilir; fakat bir halkın kimliği, hafızası ve siyasal talepleri ortadan kaldırılamaz.