Tarihî şahsiyetleri bugünün ideolojik kalıplarıyla yargılamak kolaydır. Zor olan, onları kendi çağlarının şartları içinde anlamak ve bıraktıkları siyasi tecrübeden bugüne ulaşan anlamı görebilmektir.

İdris-i Bitlisî de bu kolaycılığın kurbanı edilen isimlerden biridir. Bazıları onu tartışılmaz bir kahramana dönüştürürken bazıları tek kelimeyle “iş birlikçi” ilan ediyor. Oysa tarih ne sınırsız bir övgü ne de peşin bir mahkûmiyet alanıdır. Bir şahsiyetin gerçek ağırlığı, yaşadığı dönemin güç dengeleri ve önündeki seçenekler üzerinden anlaşılabilir.

İdris-i Bitlisî’nin yaşadığı 16. yüzyılın başlarında Kürt coğrafyası, Osmanlı ile Safevi devletlerinin mücadele sahasının ortasında bulunuyordu. Kürt mirlikleri kendi topraklarında belirli bir siyasi ve idari varlığa sahipti; ancak merkezileşen iki büyük güç arasında sıkışmışlardı. Mesele bugünkü anlamıyla ideolojik bir taraf seçmek değil; yurtlarını, inançlarını, toplumsal yapılarını ve yönetim alanlarını nasıl koruyacaklarıydı.

İdris-i Bitlisî, bu şartlar altında Osmanlı merkeziyle Kürt mirleri arasında aracılık yaptı. Bölgedeki mirleri ortak hareket etmeye yöneltti ve Osmanlı hâkimiyetinin tanınması karşılığında yerel yönetim yapılarının korunmasına dayanan bir ilişkinin kurulmasına katkı sağladı.

Bu düzen, modern anlamda eşitler arasında yapılmış demokratik bir sözleşme değildi. Fakat basit bir teslimiyet ilişkisi de değildi. Dönemin şartları içerisinde Kürt mirliklerine siyasi nefes alanı açan, Osmanlı’ya ise doğu sınırında güvenlik sağlayan karşılıklı çıkarlara dayalı bir mutabakattı.

Bugüne taşınması gereken, beş yüz yıl önceki yönetim biçimi değil, bu siyasi akıldır.

İdris-i Bitlisî’nin tarihsel tecrübesinin bugüne söylediği temel söz şudur: Kürt meselesi, Kürtleri görmezden gelerek değil, onları siyasi ve toplumsal bir hakikat olarak kabul ederek çözülebilir.

Bugünün Kürtleri mirliklerinin veya hanedanlarının korunmasını istemiyor. Talepler, modern vatandaşlık hukukuyla ilgilidir: Kimliğin inkâr edilmemesi, Kürtçenin yaşaması ve öğrenilmesi, kültürel hafızanın korunması, yerel iradenin güçlendirilmesi, siyasetin üzerindeki vesayetin kaldırılması ve herkes için eşit hukuk…

Dolayısıyla yeni bir tarihsel mutabakat kurulacaksa bunun dili mirlik değil demokrasi, ferman değil hukuk, imtiyaz değil eşit vatandaşlık olmalıdır.

Türkiye’nin uzun yıllar yaptığı temel hata, güvenliği siyasetin yerine koymasıydı. Elbette silahın devreden çıkarılması, şiddetin sona ermesi ve kamu düzeninin korunması vazgeçilmezdir. Ancak güvenlik politikaları şiddeti sınırlandırabilir; kimlik, aidiyet, hafıza ve adalet meselelerini tek başına çözemez.

Silahların susması çözümün kendisi değil, siyasetin özgürce konuşabilmesinin başlangıcıdır.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefi yalnızca örgütsel silahsızlanmaya indirgenmemelidir. Süreç, devletin Kürt vatandaşlarıyla ilişkisini demokratik hukuk temelinde yeniden güçlendiren kapsamlı bir toplumsal barış projesine dönüşmelidir.

Bunun için öncelikle silah ve şiddet, siyasal alanın bütünüyle dışına çıkarılmalıdır. Hiçbir hak talebi silahın gölgesinde bırakılmamalı; hiçbir demokratik talep de şiddet gerekçe gösterilerek susturulmamalıdır.

Kürt kimliği bir güvenlik şüphesi olarak görülmekten çıkarılmalıdır. Bir vatandaşın Kürtçesi, kültürü, hafızası ve aidiyeti devlete yönelmiş bir tehdit değil, Türkiye’nin ortak zenginliğinin parçasıdır. Kültürel haklar, dönemsel açılımlara ve siyasi iyi niyete değil, kalıcı hukuk güvencesine bağlanmalıdır.

Yerel yönetimler meselesinde de seçmen iradesi ile kamu düzeni arasında demokratik ve şeffaf bir denge kurulmalıdır. Halkın iradesini yok sayan uygulamalar siyasete güveni zedelerken, yerel yönetimleri hukukun dışında gören anlayış da meşruiyet üretemez.

Çözüm keyfî uygulamalarda değil; açık kurallarda, bağımsız yargıda ve güçlü demokratik denetimdedir.

Toplumsal barışın bir başka şartı da geçmişin acıları arasında ayrım yapmamaktır. Terör saldırılarında yakınlarını kaybedenlerin acısı da faili meçhullerin, köy boşaltmalarının, zorunlu göçlerin, cezaevi işkencelerinin ve inkâr politikalarının açtığı yaralar da aynı vicdani ciddiyetle ele alınmalıdır.

Barış, acıları birbirine karşı yarıştırmak değil, bütün acıların sahibini insan kabul edebilmektir.

Bugün Kürtlerle Türkler arasında yeni bir mutabakattan söz edildiğinde bunu başka halklara veya inançlara karşı kurulacak bir cephe gibi sunmak da son derece tehlikelidir. Kürt-Türk birlikteliği; Alevilere, Araplara, Süryanilere, Ermenilere veya herhangi bir topluluğa karşı kurulamaz. Böyle bir ortaklık ancak adalet, çoğulculuk ve eşit vatandaşlık üzerinde yükselirse tarihsel bir anlam kazanabilir.

Türklerin ve Kürtlerin ortak hafızasında İslam’ın güçlü bir yere sahip olduğu inkâr edilemez. Ancak bu bağ, farklı inançları ve hayat tarzlarını dışlayan bir üstünlük diline dönüştürüldüğü anda birleştirici niteliğini kaybeder. İslam’ın toplumsal barışa sunabileceği en kıymetli ilke tahakküm değil adalet; tek tipleştirme değil insan onurudur.

Bu nedenle İdris-i Bitlisî’nin mirasını mezhepçi bir hesaplaşmanın malzemesi yapmak, onun siyasi aklını daraltmaktır. Bugün onun tecrübesinden çıkarılması gereken sonuç yeni cepheler kurmak değil, farklılıkları birlikte yaşatabilecek bir ortaklık hukuku geliştirmektir.

Elbette İdris-i Bitlisî kusursuz ve tartışılmaz bir tarihî şahsiyet değildir. Osmanlı devlet düzeninin içinde görev yapmış, Safevilere karşı yürütülen siyasette etkili olmuş ve modern demokratik ölçülerle değerlendirilemeyecek bir çağda yaşamıştır. Fakat bütün bunlar, Kürt mirleriyle dönemin en güçlü devletlerinden biri arasında yürüttüğü diplomasi sayesinde Kürtlere siyasi alan açtığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Onun başarısı bir imparatorluğu yenmek değil, iki imparatorluğun arasında kalan Kürtlerin varlığını koruyacak bir denge kurabilmesiydi. Eksik kalan taraf ise bu alanın bütün Kürtleri kapsayan ortak ve kurumsal bir siyasi iradeye dönüşememesiydi.

Bugünün siyaseti açısından asıl ders de burada saklıdır: Bölgesel gelişmeleri doğru okumak, mümkün olanla arzu edilen arasında akılcı bir denge kurmak ve elde edilen kazanımları kişilerin iradesine değil, hukuk ile kurumlara bağlamak…

Çünkü kişiler gider, siyasi dengeler değişir, sözler unutulur. Hakları kalıcı kılan iyi niyet değil, hukuktur.

Beş yüz yıl önceki mutabakat padişahın iradesine, mirlerin sadakatine ve dönemin güç dengelerine dayanıyordu. Bugünün ortaklığı ise kişilere bırakılamaz. Adresi TBMM, yöntemi demokratik siyaset, güvencesi anayasal hukuk olmalıdır.

Kürtlerin kimliği, dili ve iradesi tanınırken Türkiye’nin ortak geleceği de güçlendirilmelidir. Bunlar birbirine rakip hedefler değildir. Türkiye, Kürt vatandaşlarının aidiyetini inkâr üzerinden değil, onurlu ortaklık üzerinden kurabildiği ölçüde bölgesinde de daha güçlü olacaktır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin kılıçlarını yeniden kuşanmak değil; geçmişteki siyasi aklı demokratik hukukla tamamlamaktır.

İdris-i Bitlisî’nin döneminde mesele, Kürt mirliklerinin iki imparatorluk arasında varlığını koruyabilmesiydi. Bugün ise mesele, milyonlarca Kürdün kendi kimliğiyle eşit ve onurlu biçimde ortak geleceğin kurucu unsuru olabilmesidir.

Tarihten bugüne taşınması gereken ne saltanat ne mirlik ne de savaştır.

Taşınması gereken; gerçekliği tanıyan, müzakereyi önemseyen ve birlikte yaşamanın hukukunu kuran siyasi akıldır.

İdris-i Bitlisî’nin beş yüz yıl önce açtığı müzakere kapısından bugün demokrasi, eşit vatandaşlık ve toplumsal barış geçmelidir.

Tarih ancak o zaman tekrarlanmış değil, aşılmış olur.