28 Şubat 1997, Türkiye’nin yakın tarihinde yalnızca bir askerî müdahalenin değil, toplumu yeniden biçimlendirmeye dönük kapsamlı bir zihniyet müdahalesinin adıydı. Tankların Sincan sokaklarında yürütülmesi, MGK kararlarının hükümetten çok toplumsal hayatı hedef alması, “irtica” brifingleriyle yargıdan üniversitelere uzanan baskı zinciri… Bu sürecin en görünür ve en sembolik hedefi ise başörtüsüydü.
Başörtüsü o yıllarda bir kıyafet düzenlemesinin konusu değil, kamusal varoluşun sınırlarının tartışıldığı bir semboldü. Üniversite kapılarında bekletilen öğrenciler, “ikna odaları”, derslerden çıkarılmalar, disiplin cezaları ve okuldan uzaklaştırmalar… Bir nesil, eğitim hakkı ile inancı arasında tercih yapmaya zorlandı. Kimi yurtdışına yöneldi, kimi eğitimini yarıda bıraktı, kimi hayat planlarını kökten değiştirdi. Bu süreç yalnızca bireysel değil, toplumsal bir travma üretti.
O dönemde başörtüsü görünürlüğün değil, bedelin simgesiydi.
Bugün ise aynı sembol, tamamen farklı bir bağlamda varlığını sürdürüyor. Yasaklar kalktı, kamusal alan açıldı, devlet politikası değişti. Başörtüsü artık kamu kurumlarında, üniversitelerde ve siyaset sahnesinde serbestçe yer alabiliyor. Bu, kuşkusuz tarihsel bir dönüşüm ve önemli bir demokratik kazanımdır. Ancak bu değişim yalnızca özgürleşme üretmedi; aynı zamanda yeni bir dönüşüm sürecini de başlattı.
Küreselleşmiş dijital çağ, tüketim kültürü ve görünürlük ekonomisi, dindarlığın biçimini yeniden şekillendirdi. Sosyal medya, bireysel kimliği performansa dönüştüren bir alan oluştururken, inanç sembolleri de bu performansın parçası hâline geldi. Başörtüsü artık kamusal alan mücadelesinin değil, çoğu zaman estetik tercihlerin ve piyasa dinamiklerinin içinde dolaşıma giriyor.
Bu dönüşümü tarif etmek için kullanılan kavramlardan biri “Süslüman.” Polemik yüklü olsa da işaret ettiği olgu nettir: İnançtan çok imajın, sorumluluktan çok görünürlüğün öne çıktığı bir dindarlık biçimi.
Başörtüsü var, fakat tesettürün bütüncül anlamı tartışmalı. Dini referanslar mevcut, ancak hayat tarzı modern tüketim kalıplarıyla iç içe. İbadet bireyselleşirken, ahlaki çerçeve giderek müzakereye açık hâle geliyor.
Direniş sembolü, vitrin unsuruna dönüşüyor.
Bu değişim yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Küresel kapitalizm, moda endüstrisi ve dijital medya, dindarlığı da metalaştıran bir alan oluşturdu. “Tesettür modası”, “İslami yaşam tarzı”, “helal turizm” gibi kavramlar, inanç alanını aynı zamanda ekonomik bir sektör hâline getirdi.
Bir zamanlar hak mücadelesinin sembolü olan başörtüsü, bugün tüketim kültürünün dolaşım ağının parçası olabiliyor.
Burada temel soru şudur: Bu dönüşüm, özgürleşmenin doğal sonucu mu, yoksa anlam kaybının göstergesi mi?
28 Şubat’ın baskı ortamı, dindar kesimde güçlü bir dayanışma ve ortak kimlik üretmişti. Yasaklar kalktığında ise bu dayanışma zemini hızla zayıfladı. Çünkü ortak tehdit ortadan kalkmıştı. Mücadele kimliği yerini konfor kimliğine bıraktı.
Baskı altında oluşan ahlaki disiplin, özgürlük ortamında kendiliğinden korunmaz.
Bu durum, yeni kuşaklarda daha görünür bir hâl aldı. Başörtüsü için eylem yapan, okuldan uzaklaştırılan kadınların çocuklarının bir kısmı bugün tesettürü tercih etmiyor. Sakalı nedeniyle fişlenen veya kamusal alandan dışlanan erkeklerin bir bölümü ise seküler yaşam tarzıyla uyumlu bir konfor alanına yerleşmiş durumda. Başörtüsü mücadelesi vermiş bazı çevrelerin ise bugün marka rekabetinin parçası hâline gelmesi, sembolün anlamındaki değişimi daha da belirginleştiriyor.
Bu tablo, tek tek bireylerin tercihlerinden ziyade kuşaklar arası değer aktarımındaki kopuşa işaret ediyor.
Sıklıkla dile getirilen “Bu onun tercihi, baskı yapmıyoruz” yaklaşımı, özgürlük açısından anlaşılır olsa da pedagojik açıdan eksik bir çerçeve sunuyor. Değerler zorla benimsetilemez; ancak anlamı aktarılmadan da sürdürülemez. Eğer bir sembolün niçin önemli olduğu anlatılmamışsa, özgürlük ortamında o sembolün terk edilmesi şaşırtıcı değildir.
Sorun baskı uygulamamak değil, değer üretmemek olabilir.
Bu noktada 28 Şubat mağduriyetinin otomatik olarak ahlaki süreklilik üretmediğini kabul etmek gerekir. Mağduriyet, hafıza oluşturur; fakat değer aktarımı için bilinçli bir kültürel çaba gerekir. O gün yaşananlar anlatıldı, ancak çoğu zaman bu mücadelenin anlamı sistematik biçimde yeni kuşaklara taşınamadı.
Sonuç olarak başörtüsü, kutsal bir sorumluluk olmaktan çok, geçmişte yaşanmış bir hikâyenin sembolüne dönüşebildi.
Bugün karşı karşıya olunan mesele, başörtüsünün kamusal alandaki varlığı değil; temsil ettiği anlamın değişmesidir. Dün devlet onu görünmez kılmaya çalışıyordu; bugün piyasa görünürlüğünü maksimize ediyor. Yasak yerini metalaşmaya bırakmış durumda.
Her iki durumda da sembol, dışsal güçlerin etkisi altında yeniden tanımlanıyor.
Bu nedenle asıl tartışma “başörtüsü serbest mi?” sorusu değil, “başörtüsü neyi temsil ediyor?” sorusudur.
28 Şubat, Türkiye’de devlet-toplum ilişkisini derinden etkileyen bir kırılma noktasıydı. Ancak bugün o dönemin giderek daha az hatırlanması, travmanın kültürel hafızaya yeterince işlenmediğini gösteriyor. Yeni kuşak için o yıllar, kişisel deneyim değil, tarihsel bir veri.
Hafıza aktarılmadığında, semboller anlamını kaybeder.
Türkiye’nin dindar kesimi bugün farklı bir sınavla karşı karşıya: Baskı altında korunan değerler, özgürlük ortamında sürdürülebilecek mi?
Çünkü bazı değerler yasaklandığında değil, serbest bırakıldığında aşınır.
Tesettür bir zorunluluk değil, bilinçtir.
Bilinç zayıfladığında ise zorunluluk ortadan kalktığında ilk terk edilen şey o olur.
28 Şubat’ın bıraktığı miras yalnızca mağduriyet hikâyeleri değildir; aynı zamanda özgürlük döneminde anlamı koruma sorumluluğudur. Yasakların kalkması mücadelenin bittiği anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman asıl mücadele o noktada başlar.
Çünkü tarihin ironisi şudur:
Bazı davalar, karşıtları tarafından değil; kazanıldıktan sonra unutuldukları için zayıflar.