TBMM’de hazırlanan rapor, yalnızca bir güvenlik dosyası değil; Türkiye’nin Kürt meselesinde yeni bir safhaya geçtiğinin ilanıdır. Asıl soru şu: Bu metin bir kapanış mı, yoksa yeni bir başlangıç mı?
TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı “Terörsüz Türkiye” raporu, satır aralarından okunduğunda yalnızca terörle mücadeleye dair teknik bir metin değildir. Bu rapor, devletin Kürt meselesini artık silahlı aktörler üzerinden değil, doğrudan toplum üzerinden ele alma kararı aldığını gösteren stratejik bir yol haritasıdır.
Başka bir ifadeyle devlet, örgütle değil halkla konuşma aşamasına geçmektedir. Bu, Türkiye’nin son kırk yılındaki en kritik paradigma değişimlerinden biridir.
Rapor üzerine yapılan yorumların büyük kısmı iki uç arasında gidip gelmektedir: Bir tarafta güvenlik perspektifiyle “örgüt silah bırakmadan hiçbir şey olmaz” yaklaşımı, diğer tarafta demokratikleşme başlıkları üzerinden “bu bir fırsat” vurgusu… Oysa raporun asıl anlamı bu tartışmaların ötesindedir.
Metnin ana yönelimi açıktır: Türkiye, Kürt meselesini ilk kez örgüt merkezli değil toplum merkezli çözme arayışına girmektedir. Bu da fiilen PKK sonrası döneme hazırlık anlamına gelir.
Bu yaklaşım iki aşamalı bir modeli işaret eder: önce çatışmanın sona ermesi, ardından siyasal normalleşmenin başlaması. Böylece terörle demokratik talepler birbirinden ayrıştırılmak istenmektedir. Bu yönüyle rapor, geçmiş çözüm süreçlerinden belirgin biçimde ayrılmaktadır.
Toplumsal bütünleşmeye yönelik düzenlemelerin silah bırakma sonrasına bırakılması da bilinçli bir tercihtir. Demokratikleşme başlıklarının ayrı bir bölümde ele alınması, “terör sorunu” ile “Kürt meselesi”nin birbirinden ayrıştırılmaya çalışıldığını göstermektedir. Devlet aklı bu kez önce güvenliğin tesis edilmesini, ardından siyasal alanın normalleşmesini hedeflemektedir.
Bazı çevreler bu sıralamayı eleştirse de, çatışma devam ederken yapılan reformların çoğu zaman güvenlik kaygısıyla geri çekildiği veya tartışmalı hâle geldiği geçmişte defalarca görülmüştür. Bu nedenle tercih edilen model, önce güvenliğin normalleşmesi, ardından siyasal alanın normalleşmesi yönündedir. Kuzey İrlanda ve Kolombiya gibi örneklerde de benzer bir yol izlenmiştir.
Kürt mahallesi için mesaj
Kürt toplumu uzun yıllar şu kısır döngü içinde yaşadı: Terör sürdükçe güvenlik politikaları sertleşti, güvenlik sertleştikçe demokratik alan daraldı. Rapor, bu döngüyü kırma iddiası taşımaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin Kürt meselesini artık silahlı baskı altında tartışmak istemediğini de ortaya koymaktadır. Bu, örgütün siyasi alan üzerindeki belirleyici etkisinin azaltılmasının hedeflendiği anlamına gelir.
Ancak Kürt mahallesinde hâkim duygu heyecan değil, temkinli bekleyiştir. Geçmiş deneyimler güvenin kolay inşa edilmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle sürecin başarısı yalnızca yasal düzenlemelere değil, güven tesisine bağlıdır.
Bu güven özellikle üç alanda belirleyici olacaktır: adalet sistemine duyulan güven, yerel yönetimlerle ilişkiler ve Kürt kimliğe yaklaşım.
Temsil sorunu ve siyasi alan
Silahların devre dışı kalması halinde en büyük değişim güvenlik alanında değil, siyaset zemininde yaşanacaktır. Çünkü uzun süredir Kürt siyaseti güvenlik eksenli bir atmosfer içinde şekillenmektedir.
Bu atmosfer ortadan kalktığında kaçınılmaz olarak şu soru gündeme gelecektir: Kürtleri kim, nasıl ve hangi söylemle temsil edecektir? Önümüzdeki dönemin en kritik meselesi bu temsil boşluğunun nasıl doldurulacağıdır.
Gazetecilik kulislerinde sıkça dile getirilen değerlendirmelerden biri, Ankara’nın örgüt sonrası Kürt siyasetinin yeniden şekillenmesine zemin hazırladığı yönündedir. Bu durum, yalnızca bölgesel değil Türkiye siyasetinin genel dengelerini de etkileyebilecek potansiyele sahiptir.
AK Parti – MHP – DEM Dengesi
Sürecin gerçek anlamı, üç ana aktör arasındaki hassas dengede saklıdır.
AK Parti açısından hedef, güvenlik gündemini düşürerek siyasi ve ekonomik normalleşmeye alan açmaktır. Kürt seçmenle ilişkilerin yeniden kurulması da bu stratejinin önemli bir boyutudur. Ancak bu adım, milliyetçi hassasiyetler nedeniyle ciddi riskler barındırmaktadır.
MHP’nin sürece dahil olması, bu riskin yönetilmesini sağlamaktadır. Silah bırakma şartının netliği ve sürecin kontrollü ilerlemesi, MHP’nin güvenlik çizgisinin etkisini göstermektedir. Bu durum süreci “taviz” görüntüsünden çıkararak “devlet politikası” niteliğine yaklaştırmaktadır.
DEM Parti açısından ise süreç hem fırsat hem belirsizlik içermektedir. Silahların devre dışı kalması siyasal alanı genişletebilir; ancak örgütün gölgesinin zayıflaması temsil tekelini de tartışmaya açabilir. Bu nedenle vatandaşlık tanımı, yerel yönetim talepleri ve özgür yurttaşlık gibi başlıkların öne çıkarılması, siyasi konumun korunmasına yönelik bir strateji olarak değerlendirilebilir.
Sürecin başarıya ulaşması hâlinde Türkiye’de üç önemli dönüşüm yaşanması muhtemeldir:
• Güvenlik gündeminin zayıflaması ve siyasetin normalleşmesi
• Doğu ve Güneydoğu’da ekonomik kalkınmanın hızlanması
• Yeni anayasa tartışmaları için daha uygun bir psikolojik zemin oluşması
Ancak bu sonuçların gerçekleşmesi yalnızca siyasi iradeye değil, toplumsal güvenin yeniden kurulmasına bağlıdır.
“Terörsüz Türkiye” raporu bir son değil, yeni bir dönemin başlangıç belgesi olarak görülmelidir. Türkiye, güvenlik merkezli Kürt meselesi yaklaşımından toplum merkezli bir çözüm arayışına yönelmektedir.
Bu sürecin başarısı yalnızca devletin niyetine ya da örgütün tutumuna bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, Kürt toplumunun bu yeni dönemde nasıl konumlanacağı ve siyasal aktörlerin sorumlu davranıp davranmayacağıdır.
Türkiye kırk yıllık bir çatışmanın ardından yeni bir denge kurmaya çalışıyor. Bu denge sağlanabilirse yalnızca terör değil, kronikleşmiş siyasal gerilimler de zayıflayabilir.
Ancak unutulmamalıdır ki barış metinlerle değil, güvenle inşa edilir.