Vaktiyle bir ağa, “Devir değişti” diyerek yıllarca yanında omuz omuza yürümüş, davanın yükünü taşımış, hangi taşın altında ne olduğunu bilen sadık adamlarını kenara çekmiş. Yerlerine yüzü taze, sesi gür, görünüşü parlak ama toprağın dilini bilmeyen delikanlıları getirmiş. Tarlanın tozunu yutmamış, harmanın sıcağında kavrulmamış bir ekip…

Derken büyük bir fırtına kopmuş. Ambarın çatısı uçmuş, sel kapıya dayanmış. Ağa bağırmış:

“Koşun, ambarı kurtarın!”

Yeni ekip birbirine bakmış. Anahtarın nerede olduğunu bilmezler. Selin yönünü nasıl keseceklerini anlamazlar. Hangi direğin çürük, hangisinin sağlam olduğunu hatırlamazlar… En sonunda biri çekinerek sormuş:

“Ağam, bunu sosyal medyada paylaşalım mı, yoksa kaçalım mı?”

Ağa o an gerçeği anlamıştı: Dava bilinci olmayanla yola çıkarsan, yolu değil yoldaki tozu konuşursun. Hafızasını sildiğiniz bir hareket, kökü kurumuş ağaca benzer; dışarıdan güçlü görünür ama bir daha asla meyve vermez.

Bu hikâye bir köy anlatısı değildir; uzun süre iktidarda kalan her siyasi hareketin karşı karşıya olduğu kaçınılmaz sınavın özeti gibidir. Çünkü siyaset büyüdükçe kadrolar genişler, çevresi kalabalıklaşır, cazibesi artar. Bu genişleme doğaldır, hatta gereklidir. Ancak büyüme ile hafıza kaybı aynı şey değildir.

Siyasi hareketler zamanla iki tür insanı kendine çeker: Davaya inananlar ve güce yönelenler. İlki zor zamanlarda gelir, ikincisi rahat zamanlarda. Kuruluş yıllarında fedakârlıkla yoğrulan kadrolar, çoğu zaman yerini görünürlükle parlayan kadrolara bırakır. Bedel ödemiş olanlar “yoruldu” diye geri çekilir; bedel ödememiş olanlar “enerjik” diye merkeze alınır. Böylece yapı büyür, fakat derinliğini kaybetmeye başlar.

AK Parti, çeyrek asra yaklaşan yürüyüşüyle artık sıradan bir parti değil; kökleri derine inmiş büyük bir ağaçtır. Yasaklarla mücadele, vesayetle hesaplaşma, milletle doğrudan temas ve sahadan gelen tecrübe bu ağacın köklerini oluşturur. Bugün dalları toplumun hemen her kesimine uzanmıştır. Bu, gücün doğal sonucudur. Ancak büyük ağaçların en büyük tehlikesi, gövdenin gücüne aldanıp kökleri ihmal etmektir.

Bugün parti içi tartışmalarda en sık dile getirilen sorunlardan biri, liyakat yerine dedikodunun; hizmet yerine hizipçiliğin; rekabet yerine itibar suikastlerinin yaygınlaşmasıdır. Rakibi geride bırakmanın yolu daha iyi iş yapmak değil, onu gözden düşürmek olarak görülmeye başladığında, o yapı kendi kendini içten kemiren bir organizmaya dönüşür. Bu yalnızca kişisel bir ahlak meselesi değil, kurumsal bir aşınma sürecidir.

Oysa siyaset bir vitrin yarışı değil, yük taşıma işidir. Kriz anlarında hitabet değil tecrübe, görünürlük değil refleks, parıltı değil sağlamlık işe yarar. Tarlanın tozunu yutmuş olanlar sahayı bilir; harmanın sıcağında kavrulmuş olanlar zor zamanlarda nasıl davranılacağını öğrenmiştir.

Bugün hareketin önündeki en kritik mesele, yeni ile eski arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir. Gençleşme elbette gereklidir; ancak gençleşme tecrübeyi tasfiye ederek değil, tecrübeyle buluşturularak yapılır. Kurucu kadroları “yoruldu” diye dışlamak, aslında hareketin hafızasını emekliye ayırmaktır. Oysa kökler toprağın altında görünmez ama ağacı ayakta tutan asıl güç onlardır.

Köklerden geleceği inşa etmek mümkündür; fakat bunun yolu nostalji değildir. Kuruluş yıllarına romantik bir dönüş değil, o ruhu bugünün şartlarına taşıyacak mekanizmalar gerekir. Siyasi hareketler sadece seçim makinesi değil, aynı zamanda tecrübe deposu olmalıdır. Kurucu kadroların birikimi sistemli biçimde aktarılmalı; dışlanmak yerine danışmanlık ve rehberlik mekanizmalarıyla sürece dahil edilmelidir.

Liyakat yeniden merkeze alınmadıkça, sadakat tek başına yeterli olmayacaktır. Liyakatsiz sadakat körleşir, sadakatsiz liyakat savrulur. Sağlıklı siyaset bu ikisinin dengesiyle mümkündür. Aynı şekilde iç rekabetin ahlaki sınırları korunmadığında güven ortadan kalkar; güvenin olmadığı yerde dayanışma, dayanışmanın olmadığı yerde ise kriz anlarında ortak refleks gelişmez.

İç muhasebe bir zayıflık değil, olgunluk göstergesidir. Büyük hareketler dış eleştirilerle değil, içeriden yapılan samimi değerlendirmelerle yenilenir. Sorunları konuşmak sadakatsizlik değil; aksine sadakatin en sahici biçimidir. Çünkü gerçek sadakat, alkışlamak değil, doğruyu hatırlatmaktır.

AK Parti hâlâ güçlüdür; çünkü milletle kurduğu bağ tamamen kopmuş değildir. Ancak bu bağın korunması vitrinle değil, samimiyetle mümkündür. Teşkilat ruhu, sadece seçim dönemlerinde hatırlanan bir mobilizasyon aracı değil; sürekli canlı tutulması gereken bir dayanışma kültürüdür.

Kıssadan hisse:

Bir hareket yola çıkanların omuzlarında yükselir, yolda bulunanların kalabalığıyla genişler; fakat kökleri ihmal edilirse yönünü kaybeder. Liyakatin yerini dedikodu aldığında adalet duygusu zedelenir; samimiyet kaybolduğunda ise güç, koruyucu değil yıpratıcı hale gelir.

Ve en sonunda şu soru belirir:

Fırtına geldiğinde ambarın anahtarı kimde olacak onu bilenlerde mi, yoksa sadece fotoğrafını çekenlerde mi?

NOT: Bu ibretlik hikâye, geçmiş dönemlerde görev yapmış kıymetli bir başkanımız tarafından tarafıma iletilmiştir.