Son yıllarda POTUS Trump ’ın dile getirdiği NATO eleştirileri ve “yük paylaşımı” söylemi, yalnızca bir iç politika argümanı değil; küresel güç mimarisinin geleceğine dair ciddi bir kırılmanın habercisidir. NATO’nun zayıflaması ya da ABD’nin bu yapıdan kademeli olarak uzaklaşması, yalnızca Avrupa güvenliğini değil, Orta Doğu’daki güç dengelerini de doğrudan etkileyecektir.

Bu yeni denklemde en dikkat çekici fay hatlarından biri ise Türkiye ile İsrail arasında giderek sertleşen söylem ve artan stratejik rekabettir.

Bugün İsrail’in Türkiye’yi açık şekilde hedef gösteren söylemleri ve Ankara’nın bölgesel iddiasını daha güçlü vurgulaması, iki ülke arasında doğrudan bir çatışma ihtimalini tartışmaya açmaktadır. Ancak asıl soru şudur: ABD bu denklemde nerede duracaktır?

Her şeyden önce ABD açısından İsrail, sıradan bir müttefik değildir. Askeri, teknolojik ve istihbari düzeyde derin bir ortaklık söz konusudur. Bu nedenle Washington’un, hangi yönetim olursa olsun, İsrail’i tamamen yalnız bırakması beklenemez.

Öte yandan Türkiye de ABD için vazgeçilmez bir aktördür. Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada kritik bir denge unsurudur. Özellikle karşısındaki jeopolitik konumu, Türkiye’yi Batı açısından hâlâ stratejik bir zorunluluk haline getirmektedir.

Tam da bu nedenle ABD’nin olası bir Türkiye–İsrail krizinde alacağı pozisyon, klasik “müttefik seçimi” refleksinden ziyade, kontrollü bir denge politikası olacaktır. Washington’un refleksi İsrail’i korumak yönünde olsa da, Türkiye’yi karşısına alacak ölçekte bir askeri angajmana girmesi rasyonel değildir.

Bu noktada sıkça dile getirilen “Türkiye NATO’dan çıkarılabilir mi?” sorusu da ayrı bir tartışma başlığıdır. Ancak mevcut hukuki çerçevede NATO ’nun bir üyeyi ittifaktan çıkarma mekanizması bulunmamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin NATO’dan “atılması”ndan ziyade, karar alma süreçlerinde yalnızlaştırılması veya fiilen dışlanması daha gerçekçi bir senaryo olarak öne çıkmaktadır.

İsrail’in Türkiye’yi uluslararası arenada hedef gösteren söylemleri de bu bağlamda okunmalıdır. Bu söylem, doğrudan bir savaş hazırlığından çok, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu tartışmalı hale getirmeyi amaçlayan bir stratejik iletişim hamlesidir.

Bütün bu veriler ışığında ortaya çıkan tablo nettir: ABD, NATO’dan kısmen uzaklaşsa dahi, Türkiye ile İsrail arasında çıkabilecek bir gerilimde açık bir taraf olmaktan ziyade, dengeleyici ama İsrail’e daha yakın bir pozisyon alacaktır.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde asıl mücadele, klasik anlamda bir sıcak savaştan ziyade; vekil güçler, istihbarat operasyonları ve bölgesel nüfuz alanları üzerinden şekillenecektir. Suriye sahası, Doğu Akdeniz enerji rekabeti ve diplomatik bloklaşmalar bu mücadelenin ana cepheleri olmaya adaydır.

Sonuç olarak, NATO’nun zayıfladığı ve ABD’nin daha seçici müdahil olduğu bir dünyada, Türkiye–İsrail ilişkileri doğrudan bir savaştan çok, uzun soluklu bir stratejik rekabet ekseninde ilerleyecektir. Bu rekabetin kazananı ise yalnızca askeri güçle değil, diplomatik akıl ve jeopolitik sabır ve denge kurma becerisiyle belirlenecektir.