Stratejik resme yukarıdan bakıldığında şunu açıkça görüyoruz: Batı Asya’da (Ortadoğu) yaşananlar artık klasik bir bölgesel güç mücadelesi değildir. 1945 sonrası kurulan küresel düzen çözülmekte, güç artık hukuktan değil sahadan üretilmektedir. Gazze bu dönüşümün en sert laboratuvarıdır.

Ama bu sadece bir soykırım değildir.

Global Movement Gaza Koordinatörü Dr. Hüseyin Durmaz’ın terminolojik katkısıyla ifade edecek olursak, yaşananlar yaşamı ve yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya yönelmiş bir “lifeocide” niteliği taşımaktadır. Tarımın yok edilmesi, su kaynaklarının hedef alınması, havanın zehirlenmesi, sağlık altyapısının çökertilmesi… Yani sadece insanlar değil, hayatın kendisi imha edilmektedir.

Bugün Gazze’de sözde ateşkes konuşuluyor. Ancak sahadan gelen bilgiler şiddetin yalnızca biçim değiştirdiğini gösteriyor. İşgal güçleri düşük profilli ama süreklilik arz eden saldırılarla Filistin halkını sistematik biçimde tüketiyor. Uluslararası kamuoyu başka krizlere yöneldikçe bu vahşet görünmezleşiyor.

Bu tablo en çok da İsrail’i sıkıştırıyor.

İsrail artık yalnızca sahada değil, meşruiyet zemininde de ciddi bir erozyon yaşıyor. Gazze’de yürütülen yıkım politikaları Tel Aviv’i küresel ölçekte yalnızlaştırırken, bu yalnızlaşma Batı toplumlarının içine kadar sirayet etmiş durumda. İsrail medyasında çıkan “Erdoğan’ın İsrail’e karşı kuşatması başladı” minvalindeki analizler, aslında içine düşülen stratejik sıkışmışlığın açık itirafıdır.

Bu kırılma en net biçimde Amerika Birleşik Devletleri’nde görülüyor.

Donald Trump döneminin hoyrat güç dili sahada iken, Amerikan siyasetinde İsrail’e yönelik dokunulmazlık da çatırdamaya başladı. New York Belediye Başkanı’nın Benjamin Netanyahu hakkında tutuklama imasında bulunması, artık sadece aktivist çevrelerin değil ana akım siyasetin de pozisyon değiştirdiğini gösteriyor.

Florida’da Cumhuriyetçi valilik için adaylığını açıklayan James Fishback’in İsrail’e giden ödenekleri keseceğini duyurması ve ardından açık tehditlere maruz kalmasına rağmen geri adım atmaması — “Bizi tehdit ederseniz kendimizi savunuruz” çıkışı — ABD siyasetinde yeni bir fay hattının oluştuğunu ortaya koyuyor.

Bu örnekler şunu söylüyor:

Batı’da İsrail artık dokunulmaz değil.

Uzun yıllar bastırılan anti-Siyonist öfke hızla siyasal tercihlere dönüşüyor. Yaklaşan seçimlerde anti-Siyonist adayların belirleyici rol oynaması artık uzak bir ihtimal değil.

Tam da bu tabloda Türkiye bambaşka bir yerde duruyor.

Türkiye artık yalnızca tepki veren bir aktör değil; sahada denge kuran, diplomaside ağırlık koyan ve kriz bölgelerinde inisiyatif alan bir merkez ülke konumuna ilerlemiş durumda. İsrailli yetkililerin açıkça dile getirdiği “Türkiye’yi durduramayız” ifadesi, bu dönüşümün dışarıdan okunmuş hâlidir.

Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ankara, milli güç unsurlarını eşgüdüm içinde kullanarak nüfuz alanını genişletiyor.

Son dönemde Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Sudan ile geliştirilen ilişkiler; sahada doğrudan denge kurulan Libya ve Suriye; siyasi ve toplumsal temasların artırıldığı Lübnan birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo nettir:

Türkiye Batı Asya’dan Kuzey Afrika’ya uzanan çok katmanlı bir denge hattı inşa etmektedir.

Bu hat sadece diplomatik değildir. Enerji güvenliği, savunma iş birlikleri, ticaret koridorları ve siyasi koordinasyonla örülmüş bütüncül bir nüfuz mimarisidir.

Buna karşılık İsrail’in manevra alanı daralıyor.

Gazze’de çöken caydırıcılık, Suriye’de kaybedilen inisiyatif ve Batı’daki meşruiyet erozyonu aynı gerçeğe işaret ediyor:

İsrail yalnızlaşıyor, Türkiye merkezileşiyor.

Bu yeni dönemin belirleyici unsuru artık tanklar değil; sabır ve dayanıklılık kapasitesiyle yönetilen uzun soluklu stratejidir.

İşte tam bu noktada tarihî bir sorumluluk ortaya çıkmaktadır.

Bugün dünyanın dört bir yanında biriken anti-Siyonist öfke dağınık bırakılmamalıdır. Bu enerji ortak bir siyasal akla ve organize bir mücadeleye dönüştürülmelidir. Öncülüğünü İslam dünyasının yapacağı, taşıyıcı kolonunu Türkiye’nin oluşturacağı Küresel Anti-Siyonist Kongre artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.

Amaç yalnızca İsrail’i teşhir etmek değildir.

Gazze’den Batı Asya’ya, Washington’dan Avrupa başkentlerine uzanan sömürü ve işgal düzenine karşı müşterek bir yol haritası çıkarmaktır.

Bu kongrede:

– Ortak siyasal söylem inşa edilmeli,
– Ekonomik ve diplomatik baskı araçları belirlenmeli,
– Medya ve kamuoyu stratejileri koordine edilmeli,
– Küresel vicdan cephesi kurumsal zemine oturtulmalıdır.

Türkiye’nin diplomatik derinliği, sahadaki ağırlığı ve sabır–dayanıklılık kapasitesi böyle bir küresel hattı kurabilecek yegâne zemini sunmaktadır.

Sonuç nettir:

İsrail yalnızlaşıyor.
Batı’da anti-Siyonist dalga büyüyor.
Türkiye merkez ülke konumuna yerleşiyor.

Artık mesele tepki vermek değil; inisiyatif almaktır.

Yeni dönemin ruhu budur.