Azerbaycan Cumhuriyetimizin Cumhurbaşkanı İlham Bey, sonunda öyle bir cümle kurdunuz ki yıllardır sustuğumuz, kardeşlik hukukuna zarar gelmesin diye içimize attığımız ne varsa önümüze yığıldı. “Kimsenin yardımına ihtiyacımız olmadı”, “Tek başımızaydık”, “Bütün silahlarımızı paramızla aldık”, “Bir manat, bir dolar bile indirim yapmadılar” dediniz. Ardından kimsenin himayesine ihtiyacınız olmadığını söylediniz; bazı ülkelerin ve bazı liderlerin geçmişteki başarıları kendi adlarına yazdıklarından, efsaneler yarattıklarından, tarihi çarpıtarak kendi rollerini büyüttüklerinden söz ettiniz. İsim vermediniz. Fakat bazen siyasette isim vermemek, isim vermekten çok daha ağırdır. Çünkü diplomasi yalnız söylenen kelimelerden oluşmaz; özellikle seçilmeyen kelimelerin, unutulan isimlerin, konuşmadan bilinçli biçimde çıkarılan kavramların da bir dili vardır. Sizin son konuşmanızda da yıllardır dilinizden düşürmediğiniz bir kelime ortadan kaybolmuştu: Türk. Türk dünyası yoktu, Türkiye yoktu, Türk Devletleri Teşkilatı yoktu, “bir millet iki devlet” yoktu; ama “kimse bize yardım etmedi”, “tek başımızaydık”, “her şeyi paramızla aldık” vardı.

O halde biz de soracağız İlham Bey. Hem de diplomatik salonların kadife cümleleriyle değil, Karabağ toprağının çamurunu ayakkabısında taşımış insanların hafızasıyla soracağız. I. Karabağ Savaşı’nda bizler Türkiye’den kalkıp kaçak/göçekGürcistan üzerinden bin türlü güçlükle Karabağ’a savaşmaya gelirken para için mi geldik? Siz bugün paradan söz ediyorsunuz ya, gelin biraz da bizim paramızı konuşalım. Üniversitede okuyan, cebinde Karabağ’a gidecek yol parasını dahi bulamayan, birkaç gün inşaatlarda çalışan, harç karan, tuğla taşıyan, elleri nasır tutan ve kazandığı üç kuruşu cebine koyup kamyonlara, sınırlara düşen, sınırlardan mayınlı arazilerden kaçak geçen gençlerin parasını konuşalım. Onlar ne satın almaya gidiyordu İlham Bey? Petrol mü, doğalgaz mı, ihale mi, silah anlaşması mı, devlet makamı mı?

Hiçbirini. Onlar ölmeyi göze alarak gidiyorlardı. Çünkü onların zihninde Karabağ yabancı bir devletin toprağı değildi. Ankara neyse Bakü oydu, Edirne neyse Nahçıvan oydu, Erzurum neyse Kelbecer oydu, Diyarbakır neyse Karabağ oydu, Van neyse Gence oydu.

Şimdi siz çıkıp bize paradan söz ediyorsunuz. Peki biz hangi faturayı kestik size? Hangi Türk genci Karabağ’a gitmeden önce Bakü’ye banka hesap numarasını gönderdi? Hangi ana oğlunu Karabağ’a gönderirken Azerbaycan hükümetinden ücret istedi? İstanbul’da üniversitede okuyan bir genç annesini arayıp, “Ana, Karabağ’a savaşa gidiyorum, hakkını helal et” dediğinde annesi ona “Kaç para verecekler?” diye mi sordu? Hayır. “Oğlum, vatan savunmasına gidiyorsun, hakkım helal olsun, yolun açık olsun” dedi. İşte sizin bütün o para hesaplarının içine sığdıramadığınız şey budur. Türklük budur. Türklük muhasebe defteri değildir; faturaya yazılmaz, ihale dosyasına konmaz, alacak-verecek hesabıyla ölçülmez. Türklük, başka bir Türk yurdunda felaket varsa kilometre hesabı yapmadan ayağa kalkmaktır. Türklük, sınırların haritada ayırdığı insanların hafızalarının ve kaderlerinin birbirinden ayrılmamasıdır.

HANGİ İLHAM ALİYEV’E İNANALIM?

Üstelik bugün söylediğiniz sözler yalnız bizim hafızamızla değil, sizin kendi geçmişinizle de çatışıyor. Çünkü 44 günlük savaş sona erdiğinde başka türlü konuşan kişi yine sizdiniz. Türkiye’den gelen devlet adamlarını kabul ederken Türkiye’ye teşekkür eden sizdiniz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “aziz kardeşim” diye anan sizdiniz. “44 gün boyunca kardeş Türkiye’nin desteğini her an hissettik” diyen sizdiniz. Bununla da kalmadınız, bütün Azerbaycan halkının Türkiye’nin desteğini hissettiğini söylediniz ve zaferi tarif ederken “Bu bizim müşterek zaferimizdir” dediniz. Türkiye-Azerbaycan birliğinin tarihinin en yüksek seviyesinde olduğunu, Türkiye’deki devlet adamlarının, milletvekillerinin, bakanların, basının, sivil toplumun ve halkın desteğinin Azerbaycan’a ilave güç verdiğini söyleyen de sizdiniz.

O halde bugün size sorulması gereken soru son derece basittir: Hangi İlham Aliyev doğruyu söylüyordu? Zaferin sıcaklığı içinde Türkiye’ye teşekkür eden, “müşterek zaferimiz” diyen İlham Aliyev mi; yoksa bugün kürsüye çıkıp “Tek başımızaydık, her şeyi paramızla aldık” diyen İlham Aliyev mi? İkisi aynı anda doğru olamaz. Türkiye’den aldığınız silahların parasını elbette ödemiş olabilirsiniz. Devletler arasındaki silah ticareti hayır kurumu değildir. Silah satın aldıysanız parasını verirsiniz, mühimmat aldıysanız parasını verirsiniz. Petrolü satarken parasını aldığınız gibi…

Fakat devlet desteği yalnız silahtan mı ibarettir? Diplomatik caydırıcılığın fiyat etiketi nerede? Türkiye’nin savaş sırasında verdiği siyasi desteğin faturası nerede? Türk kamuoyunun Azerbaycan için ayağa kalkmasının faturası nerede? Türkiye sokaklarına asılan Azerbaycan bayraklarının faturası nerede? Şuşa’nın kurtarıldığını televizyonda gördüğünde gözlerinden yaş akan insanların duygularını hangi para birimiyle hesapladınız? Manatla mı, dolarla mı, lirayla mı?

Ve şimdi daha ağır bir soru soralım İlham Bey: Birinci Karabağ Savaşı sırasında siz neredeydiniz? Biz nerede olduğumuzu biliyoruz. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar Karabağ için yollara düşüyordu. Kimisi döndü, kimisi dönemedi. Ben bugün hâlâ o savaştan kaybettiğim iki arkadaşımın, iki kardeşimin naaşına ulaşamamış olmanın ağırlığını taşıyorum. Yıllar geçti; mezarları yok, başlarında Fatiha okuyacağımız bir taşları bile yok. Böyle bir hafızanın karşısına çıkıp bize “para” anlatamazsınız. Çünkü mezarı bile bulunamayan insanın hesabı parayla tutulmaz. Bugün Karabağ zaferimizin kürsüsünde konuşabiliyorsanız o kürsünün altında yalnız Azerbaycan askerinin kanı değil, Azerbaycan için dua eden, mücadele eden, siyasi bedel ödeyen, sınır aşan, yardım taşıyan ve gerektiğinde canını ortaya koyan koskoca bir tarih vardır.

BAKÜ’DEKİ ŞEHİTLERE DE Mİ PARA ÖDEDİNİZ?

Bu tarihin en ağır sayfalarından biri 1918’dir. Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu Bakü’ye niçin geldi İlham Bey? Petrol ihalesi almak için mi? Bakü’de şirket kurmak için mi? Bir manat indirim almak için mi? Anadolu kendi canının derdindeyken, imparatorluk parçalanırken, Türk askeri Bakü’ye niçin yürüdü ve yüzlerce kilometre ötede niçin şehit oldu? Bugün Bakü’deki Türk Şehitliği hâlâ orada. Taşlar konuşmuyor diye tarihin sustuğunu mu sanıyorsunuz? İnsan bazen bir mezarlığın önünden geçerken devlet adamı olur, çünkü mezar yaşayan insana haddini bildirir ve “Sen geçicisin” der. Makam geçicidir, saray geçicidir, parti başkanlığı geçicidir, alkış geçicidir, sosyal medya orduları geçicidir; fakat toprağın altında yatan insanın fedakârlığı kalıcıdır.

Bakü’nün hafızasında Nuri Paşa vardır, Kafkas İslam Ordusu vardır, Anadolu’nun kanı vardır. Tıpkı Çanakkale’de kanı olan Azerbaycanlı yiğitlerimiz gibi… Peki bu tarih sizin “Her şeyi parayla aldık” cümlenizin neresine sığıyor? Sığmıyor, çünkü milletlerin tarihi muhasebe bürolarında yazılmaz. Türkiye’nin desteğini küçültmeye çalışırken aslında Azerbaycan tarihinin bir bölümünü de küçültmüş olursunuz. Üstelik mesele yalnız geçmiş değildir. Türkiye’nin yaşadığı büyük deprem sırasında Azerbaycan’dan yaşlı bir adamın eski arabasının üzerine evindeki yatağı, yorganı ve battaniyeyi yükleyip karda kışta Türkiye’ye doğru yola çıktığı görüntüyü hatırlayın. Belki cebinde büyük parası yoktu, belki verebileceği tek şey evindeki yorgandı ama verdi. İşte kardeşlik odur. Biz o adamın arabasının markasına bakmadık, gönderdiği yardımın piyasa değerini hesaplamadık. Çünkü o adam yabancı bir ülkeye yardım götürmüyordu; kardeşine gidiyordu.

Türkiye-Azerbaycan ilişkisinin gerçek sahibi de işte o insandır, İlham Aliyev değildir. Bu ilişkinin gerçek sahibi Türk milletidir. Liderler gelir, gider; millet kalır. Bu nedenle iki devlet arasındaki ilişkiyi liderlerin günlük hesaplarına indirgemek tarih karşısında büyük bir sorumsuzluktur.

ELÇİBEY’İN ADINI TARİHTEN SİLEMEZSİNİZ

Gelelim Elçibey meselesine. Türkiye’de her Türk’ün kalbinde Ebulfez Elçibey’in adı başka türlü söylenir. “Elçi Bey” denildiğinde insanların yüreğinin sızlamasının sebebi vardır. O yalnız bir siyasetçi değildi; bir neslin Türk dünyası hayaliydi, bağımsız Azerbaycan’ın yeniden ayağa kalkışının sembollerinden biriydi. Biz yıllardır Azerbaycan’ın iç siyasetinde Elçibey mirasının silinmesini izledik ve sustuk. Çünkü “Azerbaycan bağımsız devlettir, kendi iç meselesidir” dedik. Haydar Aliyev’in Azerbaycan devletinin istikrarında oynadığı tarihsel rolü de inkâr etmedik. Tam tersine hakkını teslim ettik. Haydar Aliyev çok büyük bir devlet adamıydı. Azerbaycan’ın ağır bir dönemde devlet yapısını toparlamasında, siyasi istikrarın sağlanmasında ve ülkenin uluslararası konumunun güçlendirilmesinde büyük rol oynadı.

Fakat babanıza duyduğumuz sonsuz saygı sizin için açık çek değildir İlham Bey. Babanızın mirası oğlunun her yaptığını kutsallaştırmaz. Devlet adamlığı hanedan mirası değildir, soyadı devlet yönetmez; liyakat, hukuk ve kurumlar yönetir. Tam burada sizin yönetim modeliniz hakkında yıllardır sorulması gereken sorular başlıyor. Azerbaycan’da gerçek siyasi rekabet nerede? Muhalefetin hareket alanı nerede? Özgür medya nerede? Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınır nerede? Partinizde liderliği fiilen sınırsızlaştıran bir düzen kuruluyorsa bunun anlamı nedir? Azerbaycan siz olmadan yaşayamaz mı? Bu millet sizden önce yok muydu, sizden sonra olmayacak mı? Bir devletin kaderini tek adamın siyasi ömrüne bağlamak güç değildir; tam tersine kurumlara güvensizliğin göstergesidir. Güçlü lider kendisinden sonra da yaşayacak kurumlar bırakır, zayıf lider kendisini kurumların yerine koyar.

Azerbaycan halkını sevmek Aliyev iktidarını alkışlamak zorunda olmak değildir. Tam tersine Azerbaycan’ı kardeş bilen insanın Bakü’de yanlış gördüğü şeyi söylemesi kardeşliğin gereğidir. Yıllarca devlet kadrolarında nepotizm eleştirileri, bölgesel ve ailevi bağların devlet yapısında etkili olduğuna ilişkin tartışmaları, kayınpederlerin olan Paşayev ailesinin siyasi ve ekonomik nüfuzuna karşı sustuk, kardeşlerimizin iç işidir diye sustuk. Bunların hesabını Azerbaycan halkının soracağını söyledik. Fakat bugün Türkiye’ye ve Türkiye kamuoyuna yöneldiği izlenimini oluşturan bir siyasi dil kurulursa mesele artık yalnız Azerbaycan’ın iç politikası olmaktan çıkar. Hele bu dilin ardından Türkiye karşıtı bir sosyal medya dalgası oluşuyorsa bunu görmezden gelmek mümkün değildir.

TÜRKLÜK SİZDEN ÖNCE VARDI, SİZDEN SONRA DA VAR OLACAK

Çünkü Azerbaycan Türkü ile Anadolu Türkünü birbirine düşürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ne Bakü’deki bir yönetimin ne Ankara’daki bir yönetimin ne de iki taraftaki siyasi fanatiklerin. Türklük bir hükümet projesi değildir, bir parti programı değildir. Türklük Aliyev’den önce vardı, Sovyetler Birliği’nden önce vardı, Türkiye Cumhuriyeti’nden önce vardı, Osmanlı’dan önce vardı ve hepimizden sonra da var olacak. Mete Han’ın devlet fikrinden Bumin Kağan’ın iradesine, İstemi Kağan’ın ufkundan Sultan Alparslan’ın cesaretine, Osmanlı’nın devlet tecrübesinden Safevi coğrafyasının Türk tarihindeki yerine ve Mustafa Kemal’in bağımsızlık iradesine kadar uzanan büyük bir tarihsel hafızadan söz ediyoruz.

Biz Türklüğü Moskova’dan öğrenmedik İlham Bey. Brüksel’den de öğrenmeyeceğiz, Washington’dan hiç öğrenmeyeceğiz, Tel Aviv’den zaten öğrenmeyeceğiz. Türklüğün ne olduğunu bize herhangi bir devlet başkanının kurultay konuşması da öğretmeyecek. Bize bunu tarih öğretti ve tarih bize Türk’ün başka bir Türk’ün acısına kayıtsız kalamayacağını öğretti. Karabağ’da bunu gördük, Türkiye depreminde bunu yeniden gördük. Bir tarafta Türkiye’den Karabağ’a ulaşmak için inşaatlarda çalışan çocuklar vardı, öbür tarafta yıllar sonra eski arabasına yorganını yükleyip deprem bölgesine doğru yola çıkan Azerbaycanlı bir ihtiyar. Aynı ruhun iki görüntüsüdür bunlar.

Tam da bu nedenle başörtüsü meselesi küçümsenemez. Azerbaycan’ın laik devlet yapısı vardır ve İran kaynaklı şia-siyasi nüfuz konusunda gerçek güvenlik kaygıları bulunabilir. Bunu anlamak zor değildir. Fakat devletin güvenlik kaygısıyla vatandaşın inanç özgürlüğü aynı şey değildir. Bir kız çocuğunun başındaki örtüyü devlet güvenliğinin düşmanı hâline getirdiğiniz anda başka bir yere gidersiniz. Türkiye bunu yaşadı. Başörtülü kızların üniversite kapılarında ağlatıldığı günleri gördü, insanların kıyafetleri yüzünden eğitim haklarının ellerinden alınmasını yaşadı ve devletin vatandaşının başına, saçına, kıyafetine hükmetmeye kalktığı dönemlerin toplumu nasıl yaraladığını öğrendi.

Bu nedenle Türkiye’de insanlar Azerbaycan’daki başörtüsü tartışmasına baktığında yalnız Azerbaycan’ı görmüyor, kendi yakın tarihindeki yaraları da görüyor. Siz bunu “yaşam tarzımıza müdahale” diye okuyabilirsiniz; Türkiye’de milyonlar ise “Biz bu filmi gördük” diye okuyor. Türkiye’nin Azerbaycan’a başörtüsü üzerinden emir verme hakkı yoktur, fakat Türkiye’deki insanların Azerbaycan’daki kardeşlerinin temel hakları konusunda kaygı duymasını da dış müdahale diye küçümsemek doğru değildir. Kardeşlik yalnız zafer günlerinde iki bayrağı yan yana sallamak değildir; gerektiğinde kardeşine yanlış yaptığını söyleyebilmektir.

İSRAİL’E GELİNCE ÇIKAR, TÜRKİYE’YE GELİNCE PARA MI?

Bir başka büyük mesele İsrail’dir. Türkiye ile Azerbaycan’ın burada farklı politikaları olduğu açıktır. Azerbaycan İsrail’le yıllardır enerji ve savunma ilişkileri yürütüyor. Bu Bakü’nün devlet politikasıdır. Türkiye ise özellikle Gazze savaşı sonrasında çok daha sert bir siyasi çizgiye yöneldi. İki bağımsız devletin çıkarlarının farklılaşmasında şaşılacak hiçbir şey yoktur. Fakat Türkiye’den Türk dünyası adına duygusal dayanışma beklenirken, İsrail söz konusu olduğunda yalnız “ulusal çıkar” deniliyorsa Ankara’nın da kendi ulusal çıkarlarını ve toplumsal hassasiyetlerini savunabileceği kabul edilmelidir.

Kardeşlik tek taraflı itaat değildir, eşitliktir. Evet, Azerbaycan Türkiye’nin küçük kardeşi değildir. Bunu kabul ediyoruz ve zaten öyle de görmüyouz. Güçlü, egemen, kendi kararını veren Azerbaycan Türkiye’nin çıkarınadır. Fakat Türkiye de Azerbaycan’ın ihtiyaç duyulduğunda “kardeş”, ihtiyaç bittiğinde “parasını verdik” denilecek bir siyasi araç değildir. Türkiye büyük bir devlettir ve Kafkasya’dan Balkanlar’a, Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan tarihsel, askerî ve diplomatik ağırlığı vardır. Türkiye-Azerbaycan ittifakı iki taraf birbirinin kıymetini bildiği müddetçe büyür. Bir taraf diğerinin tarihsel rolünü küçültmeye başladığında zarar gören yalnız Ankara veya Bakü olmaz; Türk dünyasının tamamı zarar görür.

O nedenle size soruyorum İlham Bey: Türklük sizin için nedir? Kurultay kürsüsünde kullanılacak siyasi dekor mudur? İhtiyaç olduğunda Türk Devletleri Teşkilatı mıdır? Karabağ savaşında Türk bayrağı mıdır? Zafer töreninde Türkiye Cumhurbaşkanı mıdır? Savunma sanayiinde Türk silahları mıdır? Tatbikatta Türk ordusu mudur? Fakat şartlar değiştiğinde “Kimsenin yardımına ihtiyacımız olmadı” demek midir? Tarih böyle yazılmaz. İnsan kendi geçmiş konuşmalarını silemez. Arşiv vardır ve dün söylediğiniz sözler bugün karşınıza çıkar. Bir tarafta “44 gün boyunca kardeş Türkiye’nin desteğini her an hissettik”, diğer tarafta “Tek başımızaydık”; bir tarafta “Bu bizim müşterek zaferimizdir”, diğer tarafta “Her şeyi paramızla aldık.” Hangisi İlham Bey? Buna sizin cevap vermeniz gerekiyor.

“BÜYÜK DAYI” DEĞİLİZ, KARDEŞİZ

Azerbaycan’ın kimsenin himayesine ihtiyaç duymaması bizi rahatsız etmez. Tam tersine güçlü Azerbaycan isteriz, bağımsız Azerbaycan isteriz, kendi kararını veren Azerbaycan isteriz. Çünkü zayıf Azerbaycan Türkiye’nin değil, Türkiye ve Azerbaycan’ın karşısındaki güçlerin işine yarar. Fakat bağımsızlık başka şeydir, hafızasızlık başka. Egemenlik başka şeydir, vefa başka. “Kimsenin himayesinde değilim” demek başka, sana omuz veren insanların ve milletlerin tarihsel rolünü küçültmek başkadır. Biz Azerbaycan’ı himaye edilmesi gereken bir çocuk olarak görmüyoruz; Azerbaycan’ı kendimizden görüyoruz. Aradaki farkı anlamak gerekir.

Bakü bizim için yabancı başkent değildir. Karabağ yabancı coğrafya değildir. Nahçıvan haritadaki başka bir renk değildir. Türkiye’de insanların Azerbaycan konusunda bu kadar duygusal davranmasının sebebi budur. Belki diplomasi bakımından zaman zaman gereğinden fazla duygusal davranıyoruz. Ama bunun sebebi Azerbaycan’ı küçük görmek değil, kendimizden görmektir. İşte hoyratça harcanmaması gereken sermaye budur. Petrolden, doğalgazdan, silah anlaşmalarından çok daha değerli olan, bir halkın başka bir halka duyduğu karşılıksız sevgidir. Bunu devlet bütçesiyle satın alamazsınız; kaybettiğiniz zaman da devlet bütçesiyle geri alamazsınız.

Bugün Azerbaycan sosyal medyasında Türkiye’ye küfreden, Türkiye’yi tüccar, çıkarcı veya hain diye damgalayan hesaplar varsa Bakü yönetiminin bunlara bakıp düşünmesi gerekir. Çünkü yarın aynı zehir Türkiye tarafında Azerbaycan’a karşı üretilir. Sonra iki tarafın fanatikleri birbirini besler ve bir gün bakarsınız binlerce yıllık kardeşliği sosyal medya kavgalarının eline bırakmışsınız. Buna izin verilmemelidir. Ben Azerbaycan halkına kızmıyorum, kızamam. Karabağ’da omuz omuza durduğumuz insana kızamam. Türkiye depreminde yorganını arabasına yükleyip yola çıkan Azerbaycanlı ihtiyara kızamam. Şehidinin tabutuna Türk bayrağı koyan Azerbaycanlı anaya kızamam. Benim itirazım Azerbaycan halkına değil, sizin siyasi dilinizedir İlham Bey.

BİZ ORADAYDIK İLHAM BEY, SİZ NEREDEYDİNİZ?

Ve dönüp yeniden I. Karabağ Savaşı’nı soruyorum. Biz oradaydık. Siz neredeydiniz? Bizim arkadaşlarımızdan dönenler oldu, dönemeyenler oldu. Bizim analarımız çocuklarını Karabağ’a gönderdi. Bizim gençlerimiz yol parasını bulabilmek için inşaatlarda çalıştı. Sınırları aştık, Karabağ’a yabancı ülkeye gider gibi değil kendi vatanlarına gider gibi gittik. Bugün bütün bunların karşısına çıkıp “Her şeyi paramızla aldık” diyorsanız önce o çocukların hatırasına cevap vermelisiniz. Onların mezarlarının başında aynı cümleyi kurabilir misiniz? “Bu iş para işiydi” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Çünkü bazı cümleler kurultay kürsüsünde kolay söylenir ama mezarlıkta söylenemez. Mezar insanın sesini kısar, tarih kibri küçültür ve millet devlet adamından önce vefa ister.

Babanızın meşhur sözü “Bir millet, iki devlet”ti. Belki bugün o cümlenin ikinci bölümüne çok fazla, birinci bölümüne ise çok az bakıyorsunuz. Evet, iki devletiz. İki egemen devletiz. İki ayrı hükümetimiz, iki ayrı bütçemiz, iki ayrı dış politikamız vardır. Ama cümlenin başında hâlâ “bir millet” vardır. Bir millet olmak aynı hükümete sahip olmak değildir, aynı politikayı uygulamak değildir, birbirine boyun eğmek hiç değildir. Bir millet olmak, ötekinin acısında kendi canının yandığını hissetmektir. Biz Karabağ’da bunu yaptık. Azerbaycan Türkiye depreminde bunu yaptı. Bizim kardeşliğimiz budur ve siyasetçilerin görevi bunu büyütmektir, küçültmek değil.

Azerbaycan’ı sevmek sizin tekelinizde değildir İlham Bey. Azerbaycan sizden önce vardı ve sizden sonra da var olacaktır. Türkiye-Azerbaycan kardeşliği de hiçbir siyasetçinin şahsi mülkü değildir. Bugün oturduğunuz makam size Azerbaycan’ın tapusunu vermiyor. Partinizin başında istediğiniz kadar uzun kalabilirsiniz, her meydana resminiz asılabilir, televizyonlar sizi gösterebilir, gazeteler sizi övebilir, sosyal medya hesapları sabaha kadar alkışlayabilir; fakat bir şeyi emredemezsiniz: Tarihi. Tarihe “Böyle hatırla” diyemezsiniz. Çünkü tarih bazen bir annenin “Oğlum, vatan savunmasına gidiyorsun, hakkım helal olsun” cümlesinde saklanır; bazen Bakü’deki Türk Şehitliği’nde, bazen Karabağ’da hâlâ bulunamayan bir gencin kemiklerinde, bazen Türkiye depremine eski arabasıyla yorgan taşıyan Azerbaycanlı ihtiyarın ellerinde, bazen Şuşa’da yan yana dalgalanan iki bayrakta saklanır. Bunların hiçbirinin üzerinde fiyat etiketi yoktur ve hiçbir zaman olmayacaktır.

İşte size duyduğumuz öfkenin sebebi de budur. Azerbaycan’a kızdığımız için değil, Azerbaycan’ı çok sevdiğimiz için kızıyoruz. Karabağ’ı çok sevdiğimiz için, Bakü’yü kendimizden bildiğimiz için, Nahçıvan’ı sınırın ötesi saymadığımız için, Azerbaycan Türkünün derdini kendi derdimiz bildiğimiz için konuşuyoruz. Türkiye’den gelen her eleştiriyi düşmanlık, her kardeşlik hatırlatmasını himaye, her tarihsel desteği ticaret olarak okuyamazsınız. Büyük devlet adamı kendisine alkış tutanların sayısıyla değil, kendisine karşı çıkanların sözünü ne kadar soğukkanlı dinleyebildiğiyle büyür.

Türk dünyasının geleceği sarayların değil milletlerin omuzlarındadır. Saraylar yıkılır, partiler dağılır, liderler gider, sınırlar bile değişebilir; fakat milletin hafızası kalır. Ve o hafıza bugün size tek bir soru soruyor İlham Bey: Biz Karabağ’a para için mi geldik? Cevabınızı televizyonlara değil, önce Bakü’deki Türk Şehitliği’ne gidip verin. Sonra Birinci Karabağ Savaşı’nda yol parası bulabilmek için inşaatlarda çalışıp Karabağ’a koşan çocukların hatırasına verin. Sonra bugün hâlâ naaşı bulunamayan insanların ailelerine verin. Sonra Türkiye depreminde yorganını eski arabasına yükleyip kardeşinin yardımına koşan Azerbaycanlı ihtiyara verin. En sonunda da arşivleri açıp kendi sözlerinizin karşısına geçin ve bir zamanlar söylediğiniz şu cümlenin hesabını kendinize verin: “Bütün bu 44 gün boyunca kardeş Türkiye’nin desteğini biz her an hissediyorduk.”

Biz o cümleyi unutmadık İlham Bey. Siz de unutmayın. Çünkü para ödenir, hesap kapanır, ticaret biter, anlaşmalar sona erer; fakat milletlerin birbirleri için ödediği bedelin faturası olmaz. Bir kardeş diğer kardeş için toprağa düşmüşse onun hesabı hiçbir para birimiyle kapatılamaz. Karabağ’a giden o gençlerin cebinde para yoktu belki ama yüreklerinde bir vatan vardı. O vatanın adı yalnız Türkiye değildi, yalnız Azerbaycan değildi. O vatanın adı Türk yurduydu. İşte sizin bugün yeniden hatırlamanız gereken şey tam olarak budur: Vefa borcu parayla kapanmaz; Türklük de parayla satın alınmaz.

İlham Bey, lütfen siz de şu cümleyi terennüm etmeyi deneyin: NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!