İsrail’in önemli stratejik araştırma merkezlerinden INSS’de (Tel Aviv Üniversitesi) yayımlanan son analiz, Suriye konusunda oldukça dikkat çekici bir tartışmanın kapısını açıyor.

Tartışmanın merkezinde Ahmed eş-Şara’nın İsrail’le ilişkiler konusunda kullandığı pragmatik dil bulunuyor. Ancak İsrailli araştırmacıların sorduğu soru bundan çok daha önemli: Şam’ın bugün İsrail’le yapabileceği bir anlaşma gerçekten kalıcı bir barış mı olacak, yoksa İslam hukukundaki “hudna”, yani şartlara bağlı uzun süreli bir ateşkes anlayışıyla mı yorumlanacak? İşte İsrail’in yeni Suriye’ye ilişkin stratejik kuşkusu tam bu noktada başlıyor.

Çünkü Şara yönetiminin önünde bugün savaşmaktan çok daha büyük bir görev var: parçalanmış Suriye’yi yeniden ayağa kaldırmak. Ekonomiyi düzeltmek, devlet kurumlarını işler hâle getirmek, düzenli ve profesyonel bir ordu oluşturmak, ülke içerisindeki farklı toplumsal kesimleri merkezi devlet etrafında birleştirmek ve uluslararası meşruiyet kazanmak gerekiyor. Böyle bir ortamda İsrail’le yeni bir savaş başlatmak Şam açısından rasyonel görünmüyor. Dolayısıyla İsrail’le gerilimi azaltmak, Suriye yönetiminin ideolojik dönüşümünden ziyade son derece gerçekçi bir devlet aklının sonucu da olabilir.

İşte INSS’nin “barış mı, hudna mı?” sorusu burada çok daha anlamlı hâle geliyor. Çünkü İsrail açısından bugünün Suriye’si ile geleceğin Suriye’si aynı şey değil. Bugün ekonomik ve askerî kapasitesini yeniden oluşturmaya çalışan bir devlet var. Fakat beş veya on yıl sonra ekonomik olarak toparlanmış, merkezi otoritesini güçlendirmiş ve düzenli ordusunu yeniden kurmuş bir Suriye ortaya çıkarsa bölgesel denklem tamamen değişebilir. İsrail’in bilmek istediği şey de aslında şu: Şam’ın bugünkü uzlaşmacı yaklaşımı kalıcı bir stratejik tercih mi, yoksa Suriye’nin yeniden güçlenmesi için ihtiyaç duyduğu zamanın satın alınması mı?

Burada Türkiye faktörü devreye giriyor. Türkiye’nin sınırında parçalanmış, milislerin ve yabancı vekil güçlerin cirit attığı bir Suriye yerine; merkezi otoritesi güçlü, toprak bütünlüğünü koruyan ve düzenli ordusu bulunan istikrarlı bir Suriye istemesi Ankara açısından son derece anlaşılır. Eğer Türkiye’nin askerî tecrübesi, savunma sanayii kapasitesi, eğitim imkânları ve ekonomik ilişkileri Suriye’nin yeniden yapılanmasına katkı sağlarsa, birkaç yıl içerisinde bugünkünden çok farklı bir Suriye ortaya çıkabilir. Böyle bir Suriye’nin İsrail’e saldırması bile gerekmez; güçlü olması tek başına caydırıcılık üretmeye başlayabilir.

Aslında İsrail açısından stratejik değişiklik tam burada ortaya çıkıyor. Zayıf ve parçalanmış bir komşu üzerinde askerî hareket serbestisi elde etmek başka şeydir; düzenli ordusu, çalışan hava savunması, istihbarat kapasitesi ve güçlü bölgesel ilişkileri bulunan bir devletle karşı karşıya olmak başka şey. Güç dengesi değiştikçe tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini hesaba katma zorunluluğu artar. Dolayısıyla İsrail’in karşısındaki soru yalnızca “Şara bize saldıracak mı?” değildir. Daha önemli soru şudur: Güçlenen Suriye, İsrail’in Suriye sahasındaki bugünkü hareket serbestisini gelecekte ne ölçüde sınırlandırabilir?

Üstelik Şara yönetiminin çözmesi gereken başka bir denklem daha bulunuyor. İsrail’le yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın yalnızca uluslararası toplum tarafından değil, Suriye toplumunun kendi içerisinde de kabul edilmesi gerekiyor. INSS analizinin İslami söyleme özellikle yoğunlaşmasının nedeni bu. Yeni yönetim bir taraftan dünyaya “Suriye artık bölgesel tehdit üretmeyecek” mesajı vermek isterken, diğer taraftan kendi toplumsal tabanına İsrail’le yapılacak bir düzenlemenin teslimiyet olmadığını anlatmak zorunda. Dolayısıyla Şara’nın önünde aynı anda yürütmesi gereken iki farklı meşruiyet mücadelesi bulunuyor.

Bunun Türkiye açısından son derece önemli başka bir sonucu var. Ankara’nın çıkarı Suriye-İsrail savaşının yeniden başlaması değil; aksine Suriye’nin kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlü hâle gelmesi ve bölgedeki devlet dışı silahlı yapıların hareket alanının daralmasıdır. Güçlü devletler arasındaki caydırıcılık bazen savaştan çok daha etkili bir güvenlik mekanizması oluşturur. Eğer Şam ekonomik ve askerî kapasitesini yeniden kazanırsa İsrail ile Suriye arasındaki ilişkinin karakteri de “bir tarafın istediği zaman müdahale edebildiği” yapıdan, iki devletin birbirinin maliyet hesabını yapmak zorunda olduğu daha dengeli bir ilişkiye dönüşebilir.

Bu nedenle INSS’deki tartışmayı yalnızca dinî terminoloji üzerinden okumak bence büyük resmi kaçırmak olur. “Barış mı, hudna mı?” sorusunun arkasında aslında “Gelecekte nasıl bir Suriye ile karşılaşacağız?” endişesi yatıyor. İsrail açısından Ahmed eş-Şara’nın bugün söylediklerinden daha önemli olan, yönettiği ülkenin beş veya on yıl sonra hangi askerî, ekonomik ve diplomatik kapasiteye ulaşacağıdır. Bugünün zayıf Suriye’si İsrail açısından yönetilebilir olabilir; fakat Türkiye ile güçlü ilişkiler geliştiren, yeniden ayağa kalkmış ve kendi sınırlarını koruyabilen bir Suriye çok farklı bir stratejik denklem yaratacaktır.

Sonuçta önümüzde son derece ilginç bir paradoks bulunuyor: Suriye’nin güçlenmesi mutlaka yeni bir savaş anlamına gelmeyebilir; tam tersine güç dengesi, savaş ihtimalini azaltan gerçek caydırıcılığı yaratabilir. İsrail’in stratejik çevrelerinde başlayan bu tartışmayı değerli yapan da tam olarak budur. Belki İsrail’in asıl meselesi Şara’nın bugün ne düşündüğü değil, Şara’nın yönettiği Suriye’nin yarın ne kadar güçlü olacağıdır. Peki sizce İsrail’in asıl endişesi Ahmed eş-Şara mı, yoksa Türkiye’nin desteğiyle yeniden ayağa kalkabilecek güçlü bir Suriye ihtimali mi?

Acı ama maalesef gerçek bu. Bakın basit bu Suriye-Irak çatışması konusunu örnek vereyim. Hiçbir televizyon ve gazete bir muhabir göndermedi bölgeye. Youtubedan deli para kazanan hiçbir kanal da bölgeye gitmedi. Ama küçük bir youtube kanalında haber yapan bir gazeteci harç borç bularak ve hatta bu ayki ev kirasını da bu konuda harcadığını belirterek bölgeye gitti, üç ülke arasında mekik dokudu. Ve tek başına bütün gerçeği gözlerimizin önüne serdi ve üç gün, Suriye ırak çatışması, yok Suriye için durum Felaket diyen youtube kanallarının tamamı sustu. Çünkü bir kişi gitti ve gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya serdi.

İşte araştırmacılık budur.