Ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Paşaköy’deki evinde rahatsızlanarak hastaneye kaldırılması ve ardından anjiyo operasyonuna alınması geçmiş olsun dileklerinin yanı sıra başka bir tartışmayı da yeniden gündeme getirdi: Cem Yılmaz ve Kaz Dağları.

Öncelikle Cem Yılmaz’a geçmiş olsun dileklerimizi iletelim. İnsan sağlığı üzerinden siyasi veya toplumsal hesaplaşma yürütmek doğru değil. Ancak hastaneye kaldırıldığı yerin Ayvacık’taki evi olduğunun resmi haber kaynaklarına yansıması, yıllardır devam eden başka bir tartışmayı yeniden hatırlattı.

Takvimleri 2019'a çevirelim.

Türkiye o günlerde Kaz Dağları’ndaki madencilik faaliyetlerini ve ağaç kesimlerini tartışıyordu. Cem Yılmaz da tartışmaya katıldı. Kolunun altına aldığı kaz heykeliyle verdiği fotoğraf, Kaz Dağları'ndaki çevre tahribatına karşı bir protesto olarak yorumlandı. Paylaşım büyük ilgi gördü; hatta sosyal medyada “Protestoda Cem Yılmaz gibi ol” yorumları yapıldı.

Mesaj açıktı: Kaz Dağları korunmalıydı.

Buraya kadar hiçbir problem yok. Bir sanatçının çevre konusunda duyarlılık göstermesi, ormanların ve doğal alanların korunmasını istemesi son derece meşrudur. Problem, savunduğunuz ilkenin başkalarına uygulanmasını isterken aynı ilkenin kendi hayatınıza ne ölçüde uygulandığı sorusu ortaya çıktığında başlıyor.

Çünkü Kaz Dağları'nda villası bulunduğu yönündeki iddialar Cem Yılmaz'ın karşısına daha sonra çıktı. Yılmaz 2021 yılında bu iddiaları alaya alan bir paylaşım yaptı: Kaz Dağları'nda villasının bulunduğunu söyleyenlere, adresini verirlerse gidip yerleşeceğini söyleyerek karşılık verdi. Yani o tarihte iddiayı açıkça ciddiye almıyordu.

Fakat hikâyenin ilginç bölümü bundan sonra başladı.

2022 yılında Tarkan'ın kendisi hakkındaki yat ve villa haberlerine cevap vermesi üzerine Cem Yılmaz da sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı ve yıllarca Kaz Dağları'nda villası bulunduğunun söylendiğini hatırlatarak sonunda bölgeden yer aldığını bizzat açıkladı.

Ve şimdi 29 Ağustos 2026 tarihli hastaneye kaldırılma haberi bize Yılmaz'ın Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Paşaköy'deki evinde bulunduğunu gösteriyor. Göğüs ağrısı yaşayan Yılmaz buradan ambulansla önce Ayvacık Devlet Hastanesi'ne, ardından Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi'ne götürüldü.

Dolayısıyla tartışılması gereken şey Cem Yılmaz'ın ev sahibi olması değildir.

İnsanlar elbette ev, arsa veya arazi satın alabilirler. Kaz Dağları çevresinde yaşayan insanların tamamını çevre düşmanı ilan etmek de saçmalık olur. Asıl mesele, Türkiye'de giderek yaygınlaşan “başkalarına çevrecilik, kendimize ayrıcalık” anlayışıdır.

Kaz Dağları'nı korumak yalnızca maden şirketlerine karşı çıkmak değildir. Bir bölgenin doğal dokusunu korumaktan söz ediyorsanız yapılaşmayı, lüks konutları, yolları, altyapıyı ve doğal alanlar üzerindeki insan baskısını da aynı çevre hassasiyetinin parçası olarak görmek zorundasınız.

Tam burada Cem Yılmaz'a basit bir soru sormak gerekiyor:

Kaz Dağları korunacaksa kimden korunacak?

Yalnızca madenciden mi?

Yalnızca şirketlerden mi?

Yoksa bölgenin doğal yapısını değiştiren bütün insan faaliyetlerinden mi?

Çevrecilik kişiye göre değişen bir ilke haline geldiğinde inandırıcılığını kaybeder. “Bu dağlara dokunmayın” derken aynı coğrafyada kendinize yaşam alanı oluşturuyorsanız kamuoyunun size “Peki sizin bıraktığınız ekolojik ayak izi ne olacak?” diye sorması son derece doğaldır.

Burada mesele Cem Yılmaz'ın zenginliği de değildir. Parasını nasıl harcayacağı kendisini ilgilendirir. Mesele, kamuoyuna verilen mesaj ile kişisel hayat arasındaki tutarlılık meselesidir.

Türkiye'de çevre tartışmasının en büyük problemlerinden biri de zaten budur. Ormanı uzaktan savunmak kolaydır. Sosyal medyada bir fotoğraf paylaşmak daha da kolaydır. Zor olan, savunduğunuz çevre ilkesinin kendi ekonomik çıkarınıza veya yaşam konforunuza dokunduğu noktada da aynı tavrı sürdürebilmektir.

Kaz Dağları'nın ağacını savunup Kaz Dağları'nın manzarasını kendine ayırmak ise kamuoyunun sorgulamakta haklı olduğu bir çelişkidir.

Belki de bütün tartışmayı tek cümle özetliyor:

Kaz Dağları hepimizin olsun denildi; fakat anlaşılan bazılarına biraz daha fazla düştü.