İzmir'de o çok özlediğimiz yağmurlar günlerdir devam ediyor. Her ne kadar içeride hapsolmuş gibi hissedip dışarı çıkamasak da, en azından barajlarımızın dolacak olması bu esareti hafifletiyor.
Birden bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ardından, bulutlar sanki nefes almak ve toprağın güneşe "merhaba" demesine müsaade etmek için bir kenara çekiliyor; güneşle toprağın öpüşmesine vesile oluyordu ve tekrar yağmaya başlıyordu. Her ne kadar yıllardır özlediğimiz o kar İzmir'e uğramasa, çocukluğumuzun Erzurum’unu hatırlatmasa da, yine de yağmur yüzümüzü güldürmeye yetti.
Harika hadiseler meydana geliyor; masmavi gökyüzünü bir anda kaplayan bulutlardan, adeta canlıların üzerine süt sağılır gibi rahmet indiriliyor. Günlerdir dışarı çıkamasak bile kuraklığın bitecek olmasına seviniyor; rahmetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu çok daha derinden idrak ederek şükrediyoruz.
Biz ne çok nimeti göz ardı ediyoruz, göremiyoruz, farkında olamıyoruz... Sular kesildiğinde suyun, yağmur yağmadığında yağmurun kıymeti ne kadar da aşikâr oluyor. İnsan gayriihtiyari şu duayı yapmaktan geri duramıyor: "Allah'ım, bugüne kadar indirmiş olduğun bütün yağmurlar için Sana sonsuz şükürler olsun. Evlerimizde musluklardan akan sular için Sana sonsuz şükürler olsun." İnsanın ellerini yıkaması bile ne kadar büyük bir nimet! Temizliğe vesile olan su, ne muhteşem bir lütuf... Keşke yokluğunda verdiğimiz kıymeti, varlığında çok daha fazlasıyla verebilsek ve şükredebilsek.
Yağmurdan dolayı bugünlerde dışarıya çıkamamanın verdiği o tatlı hüzün, bana pandemi dönemlerini hatırlattı. Pandemi günlerinde evlerimiz adeta birer esir kampı gibiydi. Yine bir gün can sıkıntısı içindeyken kapımız çalındı; bir kargo geldi. Ankara'dan Çağlar Cengiz kardeşim göndermiş... Paketi açtık; içinden çok özlediğim Erzurum peyniri, lavaş ekmek, üvez ve tamas (kuru erik) çıktı. Bilmem nedendir; o günkü mahkumiyetten mi yoksa koronavirüsün bizi esir almasından mı, o kargo evimizi bir anda neşeyle doldurmuştu.
Gelen kargodaki hediyelerden öte, asıl önemli olan insanın hatırlanmasıydı. Çok uzaklarda olan bir dostunuz, bir yakınınız sizi hatırlamış ve düşünmüşse; o sevgi zaten başlı başına muhteşem bir paket, eşsiz bir hediyedir. Hatırlanmak gerçekten çok güzel bir şey...
İnsan dostlarını, sevdiklerini her an aramasa bile —ki araması gerekir— onları kalbinde taşıması başlı başına bir değerdir. Uzaktan uzağa, kalbin derinliklerinden muhabbet duymak; bize Allah’ın bizi her an gördüğünü ve asla unutmadığını hatırlatmıyor mu?
Unutulmak öyle bir fakirlik, sevilmemek öyle bir çıplaklık ki... İnsanı ısıtan şey; uzakta bile olsa hatırlanması ve o muhabbetle örülü "zerreler hırkasının" üzerine giydirilmesidir. Zira hatırlamak; ilahi ve manevi bir bağ kurmaktır. Yüz yüze gelip elini sıkıca tutsanız, birine sarılsanız bile; muhabbetle hatırlamak bazen o "seni seviyorum" sözünden çok daha güçlü bir bağ kurar.
Efendimiz (sav) de bunu tavsiye ediyor; içimizdeki o bağı kuvvetli kuralım. Gelin dostlarımızı hatırlayalım; onlara en azından içimizden sevdiğimizi söyleyelim. O güzel hatırlamalar, kusurları ve eksikleri görmezden gelmeler öyle bir bağa dönüşür ki; karşı taraf sizinle ilgili olumsuz düşünüyor olsa bile, o an sizin onu güzel anmanız onun ruhunda adeta bir mıntıka temizliği yapar. Çok uzaklarda olsak bile mutlaka iyi anmalı, güzel hatırlamalı ve muhabbet etmeliyiz.
Sahi, sizin en son bir dostun yüreğinde yer ettiğinizi hissettiğiniz o an hangisiydi?