Arefe, takvim yapraklarında sıradan bir geçiş değil; zamanın nefesini tuttuğu, dünün yorgun tortusunun yarının neşesine karıştığı ağırbaşlı bir eşiktir. Olayların sadece sonucuna odaklanmış yığınların aksine, gerçek inşanın o son bekleyiş anında gizli olduğunu bilenler için bu vakit, pürüzsüz bir araf halidir. Göğün rengi henüz değişmeden, toprağın serinliğinde kök salma dirayetidir.

Görünür olmanın yolları yorucu bir vitrin mesaisine dönüştüğünde, varlığın asıl çekim merkezinin nerede olduğu unutulur. Çırpınarak, her an daha fazla göze çarpmaya çalışarak var edilmeye çalışılan o yüzeysel etki, en ufak bir rüzgarda dağılmaya mahkumdur. Oysa kalabalıkların tam ortasında, etrafındaki çığlıklara sadece kendi suskunluğuyla cevap veren bir dağ vakarı, tüm o geçici ışıltıları ezip geçer.

Düşünce dünyamızda, eskilerin ferasetiyle toprağın derinliklerinden süzüp çıkardığı ağırbaşlı bir sır yaşar. Sekinet, bir kenara çekilmişlik ya da kabuğuna saklanma hali değildir. Fırtınanın tam kalbinde, o durgun merkeze taht kurabilme ustalığıdır.

Tüm eforunu sahaya sürüp elindeki bütün iddiaları aynı anda dolaşıma sokanlar kendi telaşlarının girdabında yorulurken; hiçbir adım atmadan, nefesini yavaşlatıp yalnızca bekleyenler o büyük karmaşayı usulca yönetirler. Çünkü onlar, olayların ya da insanların peşinden koşmazlar. Köklerini yeraltının kara sularına indirmiş asırlık bir çınar ağacının, gövdesinden habersizce bulutları ve kuşları kendine çekmesi gibi; imkânları, fırsatları ve insanları kendi dingin yörüngelerine dahil ederler.

Bu bir mistik hayal ürünü değil; varlığın felsefi ve analitik bir yasasıdır. Siyasetin, diplomasinin ve toplumsal aklın sert zemininde işleyen amansız bir denge vardır: bir duruşun özgül ağırlığı, çevresinde ördüğü sessiz çekim ile harcanan telaşın hacmi arasındaki o hassas teraziye bağlıdır. Telaş arttıkça, sarf edilen enerji çoğaldıkça tartının dengesi bozulur ve insanın derin cazibesi dibe vurur.

Sessizlik güçtür; dinginlik ise ruhun etrafına ördüğü en aşılmaz zırhtır.

O zırhın nasıl dövüldüğünü anlamak için doğaya bakmak yeter. Bir şeyi hırsla kovalayan eylem, arzulananı daima uzağa iter. Avcının gergin adımlarını hisseden bir ceylanın ormanın en kuytu gölgelerine sığınması gibi, ihtiras da hedefini ürkütür. Toprağa diz çöküp yağmurun çatlaklara karışmasını izleyenler, doğanın kendi mahrem işleyişini fark eder: telaşsız bir zihin, o tüketici frekanstan çıkarak etrafına güven dağıtan bir çekim merkezine dönüşür. Zihnin dar açılarında çırpınmayı bırakıp ihtimallerin o geniş ovasına bakabilmek, işte tam da bu sükûnetin içinde mümkün olur.

Bedene ve akla "buradayım ve zemin sağlam" mesajını veren o uzun ve derin nefesler, aslında varlığımızın zamanın nehrine attığı en ağır demirdir. Sakin bir insan, etrafındaki güvensizlik bulutlarını dağıtan, varlığıyla başkalarına kalkanlarını indirebilecekleri sarsılmaz bir liman sunar.

Yarın sokağa taşacak o büyük coşkuyu ayakta tutacak tek omurga, bugünün eşiğinde durmuş, toprağına vakarla kök salanların özünde sindirdiği o ağır sekinettir.