İslam’ın kalbi Kur’an’dır. Hayatın merkezine yerleşmesi gereken ilahi kelam… Fakat bugün Müslümanların büyük bir kısmı için Kur’an, okunup sevap kazanılan ama anlaşılması başkalarına bırakılan bir metne dönüşmüş durumda. İşte tam da burada, sessiz ama derin bir kriz başlıyor:
“Biz anlayamayız.”
Bu cümle masum bir tevazu ifadesi gibi görünse de aslında ümmetin zihnine yerleşmiş en tehlikeli kabullerden biridir. Çünkü bu düşünce, insan ile Kur’an arasına görünmez bir duvar örer. Okunur ama anlaşılmaz, dinlenir ama yaşanmaz, ezberlenir ama hayata yön vermez.
Oysa Kur’an kendisini nasıl tanımlar?
“Biz onu öğüt alınsın diye kolaylaştırdık.” (Kamer, 17)
Allah, kelamını anlaşılmaz kılmamış; aksine insanın idrakine hitap edecek şekilde indirmiştir. Peki biz ne yaptık? Onu ulaşılmazlaştırdık. “Ancak âlimler anlar” diyerek sorumluluğu başkalarına devrettik. Böylece Kur’an’ın hayatımıza müdahale etmesini de engelledik.
Bu düşüncenin doğurduğu en büyük sonuç şudur:
Dini başkalarından öğrenen ama kendi kalbinde yaşamayan bir toplum.
Bugün birçok insan Kur’an’ı anlamadan okuyor. Arapça bilmediği için anlamaya çalışmıyor, meal okumaya çekiniyor, sorgulamaktan korkuyor. Çünkü yıllardır kulağına şu fısıldanmış:
“Yanlış anlarsın.”
“Senin işin değil.”
“Bu derin mesele.”
Peki soralım:
Allah’ın hidayet kitabı, insanı doğruya ulaştırmak için indirilen bir rehber… Eğer anlaşılmayacaksa, neden indirildi?
Bu noktada mesele “herkes müfessir olsun” meselesi değildir. Elbette ilim derinliği ayrı bir konudur. Ama temel mesajı anlamak, hayatına yön vermek, emir ve yasakları kavramak her Müslümanın sorumluluğudur. Çünkü Kur’an sadece âlimlere değil, insanlara indirilmiştir.
“Asıl sorun Kur’an’ın zor olması değil, bizim ondan uzaklaştırılmış olmamızdır.”
Yüzyıllar boyunca oluşan yanlış din algısı, Kur’an ile insan arasına aracılar koydu. Din, doğrudan Allah’ın kitabından değil; çoğu zaman kültürden, gelenekten ve kulaktan dolma bilgilerden öğrenildi. Böyle olunca Kur’an hayatın merkezinden çekildi, yerine yorumlar geçti.
Ve bugün geldiğimiz noktada, Kur’an raflarda duruyor; hayatlarımız ise başka rehberlerle şekilleniyor.
Oysa Kur’an sadece bir ibadet kitabı değil, bir hayat kitabıdır.
Adaleti öğretir, merhameti emreder, zulme karşı durmayı ister, insanı sorumlu kılar. Ama onu anlamazsak, bu mesajlar hayatımıza nasıl girecek?
Kur’an’ı anlamaktan korkan bir toplum, aslında hakikatten korkar hâle gelir. Çünkü Kur’an anlaşılırsa, hesap başlar.
Adalet sorgulanır.
Zulüm görünür olur.
Sorumluluk ağırlaşır.
Belki de bu yüzden “anlayamayız” düşüncesi bu kadar yaygındır. Çünkü anlamak, değiştirmeyi gerektirir.
Artık bu zinciri kırmak zorundayız.
Kur’an’ı sadece tilavet eden değil, onu okuyan, düşünen ve yaşayan bir ümmet olmak zorundayız. Meal okumaktan korkmayan, sorular soran, anlamaya çalışan bir bilinç inşa edilmeden İslam doğru anlaşılmaz.
Unutmayalım:
Kur’an bizimle konuşuyor. Ama biz onu anlamayı reddedersek, bu sadece bir bilgi eksikliği değil, bir yön kaybıdır.
Son söz net:
Kur’an anlaşılabilir. Asıl mesele, bizim onu anlamaya niyet edip etmememizdir.