Bugün Kul Sadi Yüksel’in yakınlarıyla ve yakın çevresiyle görüştüm. Yaşanan süreci kendilerinden dinledim. Ben de Kul Sadi Yüksel’i yakından tanıyan, son on yılda kendisini en az beş-altı defa ziyaret etmiş biriyim. Dolayısıyla meseleye uzaktan bakan, yalnızca görüntüler üzerinden değerlendirme yapan biri değilim. Önce yakınlarının anlattıklarını, ardından kendi düşünce ve kanaatlerimi paylaşmak istiyorum.
Yakınlarının anlattıkları
Yakınlarının anlattığına göre sabahın erken saatlerinde İstanbul’daki evine yapılan baskında kapı koçbaşıyla kırıldı ve evde arama yapıldı. Ailenin aktardığına göre aramada suç unsuru sayılabilecek herhangi bir şey bulunmadı. Arama tamamlandıktan sonra görevlilerin tavırlarının da daha normal bir hâl aldığı ifade ediliyor.
Operasyonun Kahramanmaraş’tan gelen bir ekip tarafından yürütüldüğü, Ümraniye Emniyeti yerine Ataşehir’deki emniyet birimleriyle hareket edildiği belirtiliyor. Yakınları, Ümraniye polisinin daha önce Kul Sadi Yüksel’i belirli aralıklarla ifadeye çağırdığını, aralarında insani bir iletişim ve tanışıklık bulunduğunu söylüyor.
Aynı gün Kahramanmaraş’a götürülen Kul Sadi Yüksel’in, burada psikolojik baskı ve aşağılayıcı muameleyle karşılaştığı ifade ediliyor. Gözaltında tutulduğu yerde namaz kılmasına izin verilmediği, gece saatlerinde bir emniyet müdürünün nezaretin önünde öfkeli biçimde gidip gelerek kendisine yönelik aşağılayıcı tavırlar sergilediği anlatılıyor.
Sorgu sırasında Cübbeli Ahmet’in, Mahmut Efendi’nin vefatından sonra da cemaatini yönlendirdiğine ilişkin sözlerinin gündeme getirildiği ve Kul Sadi Yüksel’e, “Sen ne diyorsun?” diye sorulduğu aktarılıyor. Yakınları, “tağut” kavramı üzerinden de kendisiyle alay edildiğini ifade ediyor.
Yaklaşık bir hafta sonra kamuoyuna yansıyan görüntülerde Kul Sadi Yüksel’in elleri arkadan kelepçelenmiş, boynuna baskı uygulanırken görüldüğü bir sahne vardı. Yakınlarının özellikle vurguladığı husus şu: Bu görüntüler aile, cemaat veya sevenleri tarafından değil, emniyet kaynaklı olarak basına servis edildi.
Oysa yakınlarının anlattığına göre Kul Sadi Yüksel, geçmiş yıllarda da çeşitli soruşturma, ifade ve mahkeme süreçleri yaşamıştı. Ancak bu süreçlerin cemaatler arasında, iktidar çevrelerinde veya farklı siyasi gruplar arasında bir tartışma malzemesine dönüşmesini hiçbir zaman istememişti.
Hatta bazı durumlarda mahkemeye gideceğini ailesine dahi söylemediği, cemaat çevresinden kimseyi haberdar etmeden yalnızca avukatıyla birlikte gidip geldiği ifade ediliyor. Bunun sebebi, ülkenin çok daha önemli meseleleri varken kendi meselesinin gereksiz bir tartışmaya dönüştürülmesini istememesiydi.
Gözaltı sürecinin ardından Kul Sadi Hoca’nın sağlık durumuyla ilgili de bilgi aldım. Yakınlarının aktardığına göre doktorlar, kendisinin bir hafta ila on gün kadar dinlenmesini tavsiye etmiş.
Şimdi gelelim benim düşünce ve kanaatlerime.
Bir cadı kazanı kaynatmışlar, önlerine geleni içine atıyorlar. Kul Sadi Yüksel’in adı da yine bu kazanın içinde dolaşıyor.
Kul Sadi’yi bilen bilir. Nerede durduğu belli, ne yaptığı belli, yazıları belli, sohbetleri belli. Sistem muhalifi olabilir. Peki, sistem muhalifi olmak bir insanı IŞİD zihniyetiyle yaftalamaya yeter mi? Bir insanın devlete, düzene veya mevcut uygulamalara muhalif olması, onu otomatik olarak şiddet yanlısı bir anlayışın mensubu hâline mi getirir?
Kendisini yakından tanıyan biri olarak söylüyorum: İslami camialardan, Kul Sadi Yüksel’i yakından tanıyan bir kişinin çıkıp da “Kul Sadi, IŞİD zihniyetini taşıyor” diyeceğini düşünmüyorum.
Peki, biz bu görüntüleri nereden öğreniyoruz? Kul Sadi’nin kendisinden veya yakın çevresinden değil, emniyet kaynaklı olarak günler sonra basına servis edilen görüntülerden!
Suçlama ayrı bir mesele, yaklaşık yetmiş yaşına gelmiş bir âlimin boynuna baskı uygulanarak, elleri arkadan kelepçelenerek gözaltına alınması ayrı bir utançtır. Bir insanın onuru bu kadar kolay ayaklar altına alınabilir mi? Bir âlim böyle bir muameleyle kamuoyunun önüne çıkarılabilir mi?
Bir âlimin boynuna basmak, onun şahsında Müslümanlara hakaret etmektir.
Bir başka soru daha var: Kahramanmaraş’tan gelen polis ekipleri, Kul Sadi Yüksel’in ikamet ettiği ilçenin emniyet birimleri olan Ümraniye polisiyle neden hareket etmedi? Ümraniye Emniyeti devre dışı bırakılarak neden Ataşehir’deki emniyet birimleriyle operasyon yürütüldü? Ümraniye polisiyle daha önce kurulmuş bir iletişim ve tanışıklık varken böyle bir tercihin sebebi neydi? Bu karar kim tarafından, hangi gerekçeyle alındı?
Bir diğer soru da görüntülerle ilgili: Bu görüntüler neden olayın yaşandığı gün değil de yaklaşık bir hafta sonra kamuoyuna yansıdı? Görüntülerin basına servis edilmesine kim karar verdi?
Bu soruların cevabı verilmelidir. Emniyetin gücü, bir alimin boynuna basmakla değil, hukuku ve insan onurunu korumakla ölçülür.