Geçtiğimiz hafta bu meseleyle ilgili daha sert bir makale kaleme almış, ancak yayımlamak için biraz zamana bırakmayı tercih etmiştim. Yaşananların ilk sıcaklığı geçsin, meseleye biraz daha geniş bir pencereden bakabileyim istedim. Bugün aynı eleştirileri koruyarak ama daha soğukkanlı bir değerlendirmeyle yeniden yazıyorum.

"İki devlet, bir millet…"

Bu söz, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkinin yalnızca diplomatik bir ortaklıktan ibaret olmadığını anlatır. Ortak tarihimiz, dilimiz, kültürümüz, acılarımız ve sevinçlerimiz var. Birbirimizin zor günlerinde yanında durmuş, nice badireyi birlikte atlatmış iki toplumuz.

Ancak bugün kendimize bazı sorular sormamız gerekiyor. Kardeşlik yalnızca işler yolundayken mi hatırlanacak? İki ülke arasında bir görüş ayrılığı ortaya çıktığında birbirimizi dinlemekten vaz mı geçeceğiz? Eleştiri, hemen ihanet veya düşmanlık olarak mı görülecek?

Karabağ zaferinden Türkiye'nin verdiği desteğe, Azerbaycan'da başörtülü çocukların eğitim hayatında yaşadığı sorunlardan sivil toplum kuruluşları yöneticilerine yönelik uygulamalara, Azerbaycan-İsrail ilişkilerinden Gazze karşısındaki tutuma kadar birçok mesele konuşuluyor. Bu meselelerin her birini kendi bağlamında değerlendirmek, kardeşlik hukukunu da bu tartışmaların üzerinde tutmak zorundayız.

Bu başlıkları yazımda tek tek ele alacak, her birini uzun uzun değerlendireceğim. Yazı biraz uzun olacak, şimdiden sabrınızı rica ediyorum. Çünkü mesele birkaç cümleyle geçiştirilecek kadar basit değil. Kardeşliğin hukukunu, hakikati, eleştiriyi ve ortak geleceğimizi konuşuyorsak bazı konuların üzerinde durmak gerekiyor. Biraz uzun olacak ama sabır

Karabağ meselesiyle başlayalım.

Karabağ zaferi, Azerbaycan halkının tarihi mücadelesinin, ordusunun fedakârlığının ve yıllarca süren kararlılığının sonucudur. Bu zaferin sahibi öncelikle Azerbaycan halkıdır. Türkiye ise bu süreçte siyasi, diplomatik, askeri ve savunma sanayii alanlarında çok önemli destekler vermiştir. Bunu inkâr etmek de doğru değildir, zaferi yalnızca Türkiye'nin desteğine indirgemek de.

Türkiye'de zaman zaman "Biz olmasaydık Karabağ'ı kazanamazdınız" şeklinde ifadeler kullanılırken, Azerbaycan tarafından da "Silahınızı sattınız, parasını aldınız" minvalinde açıklamalar yapıldı.

Her iki yaklaşım da yanlış.

İlk söylem, Azerbaycan halkının yıllara yayılan mücadelesini ve fedakârlığını küçümseyen, üstenci bir bakış açısını yansıtıyor. İkinci söylem ise yıllarca süren dayanışmayı sıradan bir ticari alışverişe indirgiyor.

Azerbaycan'a yapılan silah satışlarının yanı sıra Türkiye, askeri kurmay aklı ve tecrübesiyle de bu süreçte önemli destekler sunmuştur. Üstelik Türkiye bu desteğin bedelini de ödemiştir. Başta Kanada olmak üzere bazı ülkelerin silah ambargolarına maruz kalmıştır. Dolayısıyla Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bu dayanışmayı yalnızca silah alım satımından ibaret, sıradan bir ticari ilişki olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bu süreç, siyasi irade, askeri destek, stratejik iş birliği ve ciddi bedeller ödenerek ortaya konulan bir kardeşlik hukukunun parçasıdır.

Ancak kardeşlik, kimin kime ne kadar borçlu olduğunu hesaplamak değildir. Önemli olan, herkesin katkısını hakkıyla teslim etmektir. Türkiye'nin desteği de Azerbaycan halkının mücadelesi de bu tarihi sürecin ayrılmaz parçalarıdır.

Türkiye'deki tartışmaların önemli bir kısmı ise hükümete yakın bazı gazetecilerin televizyon programlarında yaptıkları açıklamalar üzerinden yürütüldü. Özellikle sürekli tekrarlanan "Türkiye olmasaydı Azerbaycan Karabağ zaferini kazanamazdı" söylemi, zaman zaman üstenci bir bakış açısına dönüştü. Türkiye'nin verdiği desteği hatırlatmak başka, Azerbaycan'ın tarihî mücadelesini ve kendi halkının fedakârlığını ikinci plana itmek başkadır.

Ancak bu söylemleri Türkiye'nin resmi devlet politikası veya hükümet yetkililerinin yaklaşımı olarak değerlendirmiyorum. Türkiye'nin devlet aklının Karabağ zaferini kendi hanesine yazan, Azerbaycan'a tepeden bakan bir yaklaşım sergilediğini düşünmüyorum. Aksine Türkiye, Azerbaycan'ın zaferini ve halkının tarihi mücadelesini teslim eden, bu konuda daha vakur ve ölçülü bir diplomatik tutum ortaya koymuştur. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in geçmişte bu konuya ilişkin yaptığı açıklamalara rağmen Türkiye'nin genel yaklaşımı, zaferi sahiplenmek değil, Azerbaycan'ın tarihî başarısını takdir etmek olmuştur.

Bir diğer önemli mesele ise Azerbaycan'da başörtülü çocukların yaşadığı sorunlardır.

Başörtülü çocukların okullarda yaşadığı mağduriyetler, eğitim hakları üzerinden değerlendirilmesi gereken ciddi bir meseledir. Çocukların inançlarının görünür bir parçası nedeniyle okul kapılarında bekletilmesi, eğitim hayatlarının aksaması kabul edilebilir bir durum değildir.

Burada mesele yalnızca bir kıyafet tercihi değildir. Mesele, çocukların eğitim hakkı ve inançlarını yaşayabilme özgürlüğüdür. Bir çocuğun eğitim hakkı, başındaki örtüye göre değişemez.

Bazı isimlere yönelik uygulamalar da ayrıca değerlendirmek istiyorum.

Yıllardır sahada emek veren, farklı alanlarda çalışmalar yürüten, tanıdığımız ve dostluğumuz bulunan bazı isimlerin hukuki süreçlerle karşı karşıya kalması veya ülkeye girişlerinin engellenmesi kabul edilemez.

Bu süreçte bazı arkadaşlarımızı arayarak geçmiş olsun dileklerimizi de ilettik. Farklı düşünmek, eleştirmek veya başka bir yaklaşımı savunmak tek başına dışlanmanın ve cezalandırılmanın gerekçesi olamaz.

Sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin ve kanaat önderlerinin bu tür meselelerde söz söylemesi gerekir. Kardeşlik, yanlış gördüğümüz uygulamalar karşısında susmak değil, birbirimize doğruyu ve yanlışı söyleyebilmektir.

Başörtülü çocukların yaşadığı mağduriyetler karşısında sessiz kalıp, yalnızca iki ülke arasındaki kardeşlik söylemini tekrar etmek yeterli değildir. Gerektiğinde birbirimizin yanlışlarını da dile getirebilmektir.

Azerbaycan-İsrail ilişkileri ve Gazze meselesi de görmezden gelemeyeceğimiz bir başka başlıktır.

Azerbaycan'ın İsrail'le siyasi, ekonomik, enerji ve güvenlik alanlarında geliştirdiği ilişkiler, özellikle Gazze'de yaşanan insanlık dramı karşısında daha fazla sorgulanmalıdır.

Filistin meselesi yalnızca bir ülkenin veya bir toplumun meselesi değildir. İnsanlığın vicdanını ilgilendiren bir meseledir. Gazze'de çocuklar öldürülürken, şehirler yıkılırken, insanlar açlığa ve yokluğa mahkum edilirken bu tabloya sessiz kalamayız.

Azerbaycan'ın kendi dış politika tercihleri, stratejik çıkarlar, insanlığın ortak vicdanını ve ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. İsrail'le kurulan ilişkilerin bu yönüyle eleştirilmesi, Azerbaycan halkına düşmanlık anlamına gelmez. Tam aksine, dost bildiğimiz bir ülkenin yanlış gördüğümüz politikalarını dile getirmek de kardeşliğin bir gereğidir.

Türkiye'nin yaklaşımı ve diplomatik tutumu ise ayrıca değerlendirilmelidir.

Türkiye, bugüne kadar genel olarak ilişkileri korumaya, geliştirmeye ve gerilimleri büyütmemeye dönük bir yaklaşım sergiledi. Devlet olarak bu süreçte daha olgun, daha oturaklı ve diplomatik açıdan daha ölçülü bir tutum ortaya koymuştur.

Ne yazık ki Azerbaycan tarafından zaman zaman daha fevri, tepkisel ve adeta ergen tavırları andıran çıkışlar ortaya konulmuştur. Devletler arasındaki ilişkiler, anlık öfkelerle, sosyal medya refleksleriyle veya karşılıklı restleşmelerle yürütülemez. Devlet ciddiyeti, eleştiriye tahammül etmeyi ve farklı görüşler karşısında soğukkanlılığını korumayı gerektirir.

İki ülkenin de birbirine karşı diplomatik nezaketi ve karşılıklı saygıyı korumasıdır. Eleştiriye tahammül etmek, farklı görüşleri dinlemek ve sorunları büyütmeden çözmek devlet ciddiyetinin gereğidir.

Bir başka ayrım da devlet ile sivil toplum arasındadır. Sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, yazarlar ve kanaat önderleri yanlış gördükleri uygulamalara itiraz edebilir, hatta etmelidir. Devletler ise güvenlik, enerji, ticaret, ulaşım, savunma, bölgesel dengeler ve uzun vadeli stratejik çıkarları birlikte değerlendirmek zorundadır.

Bu iki yaklaşım birbirinin alternatifi değildir. Sivil toplumun ahlaki itirazı ile devletin diplomatik aklı birbirini tamamlamalıdır. Birinin söylemesi gerekeni diğerinden beklemek, her eleştiriyi devlet politikası gibi görmek veya her diplomatik tutumu ahlaki sessizlik olarak değerlendirmek doğru değildir.

Mesele yalnızca Türkiye ve Azerbaycan arasındaki bugünkü tartışmalar da değildir.

İki ülke arasındaki ilişkiler, Türk dünyasının geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır. Türk Devletleri Teşkilatı'nın güçlenmesi, bölgesel iş birliklerinin gelişmesi, ekonomik ve siyasi ilişkilerin derinleşmesi için Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin sağlam bir zeminde ilerlemesi gerekir.

Bu iki ülkenin arasının açılması, yalnızca iki ülkeyi etkilemez. Ortaya çıkacak boşluktan İsrail, Rusya, Ermenistan ve bölgedeki emperyal güçler fayda sağlayabilir. Türk dünyasının ortak geleceğine zarar verecek her gerilim, bölgedeki başka aktörlerin işine yarayacaktır.

Bu nedenle meseleye yalnızca bugünün tartışmaları, sosyal medya polemikleri ve karşılıklı açıklamalar üzerinden bakamayız. Daha geniş bir stratejik perspektife ihtiyacımız var.

Yıllardır kurduğumuz kardeşlik ilişkisi ve birlikte yürümek zorunda olduğumuz uzun bir gelecek var. Bu da dilimizi, üslubumuzu ve yaklaşımımızı yeniden düşünmemizi gerektiriyor.

Bizim itirazımız Azerbaycan'a, Azerbaycan halkına veya iki ülke arasındaki kardeşliğe değildir. İtirazımız yanlış uygulamalara, başörtülü çocukların yaşadığı mağduriyetlere, Gazze karşısındaki tutuma ve kardeşlik hukukunu zedeleyen ölçüsüz söylemleredir.

Hak ve özgürlüklerden taviz yok. Filistin konusunda sessizlik yok. Başörtülü çocukların yaşadığı mağduriyetler karşısında sessizlik yok. Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini zedeleyecek ölçüsüz restleşmelere de teslimiyet yok.

Haklı eleştiriden vazgeçmeyeceğiz ama haklı olduğumuz meselelerde stratejik aklı da kaybetmeyeceğiz.

Mesele yalnızca bugünün tartışmaları değil yarının Türkiye'si, Azerbaycan'ı ve bütün İslam dünyasıdır.