Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar, kurumlar veya ekonomik güç değildir. Bir toplumu asıl güçlü kılan; zor gününde kapısını çalabileceği bir akrabasının, derdini anlatabileceği bir dostunun, düştüğünde elinden tutacak bir yakınının bulunmasıdır. Hele bizim coğrafyamızda akrabalık, sülale ve aşiret bağları, yüzyıllar boyunca dayanışmanın, yardımlaşmanın ve birlikte yaşama kültürünün en önemli dayanaklarından biri olmuştur.

Dedelerimiz aynı tarlada ter döker, aynı sofrada lokmasını paylaşır, birinin başına bir felaket geldiğinde diğerleri kendi derdini bir kenara bırakıp yardıma koşardı. Bir evde cenaze varsa bütün sülale oradaydı; bir evde düğün varsa herkes o sevince ortak olurdu. Çünkü onlar şunu biliyordu: İnsan, insanın yükünü hafiflettiği ölçüde insandır.

Peki, ne oldu bize?

Ne zaman aynı sofrada oturup birbirimizin başarısına tahammül edemez hâle geldik? Ne zaman akrabalığı merhametin değil, rekabetin; aşiret bağını dayanışmanın değil, hesaplaşmanın aracı yaptık? Ne zaman kendi yakınımızın yükselişini kendi düşüşümüz, onun başarısını kendi başarısızlığımız saymaya başladık?

Bugün bazı ailelerde, bazı sülalelerde ve bazı aşiret çevrelerinde yaşanan en büyük trajedi, dışarıdan gelen bir düşmanın varlığı değil; içeride büyütülen kıskançlık, haset ve güvensizliktir.
Birbirine sırt vermesi gerekenler, birbirinin ayağını kaydırmak için fırsat kolluyor. Birbirinin sevincini paylaşması gerekenler, başkasının mutluluğuna gölge düşürmeye çalışıyor. Birbirinin açığını kapatması gerekenler, o açığı büyütüp herkesin önüne sermek için yarışıyor.

Kimi dedikoduyla, kimi iftirayla, kimi gizli hesaplarla, kimi de yıllardır biriktirdiği kinle yakınının kuyusunu kazıyor. Dışarıya karşı birlik ve beraberlik görüntüsü verilirken içeride sessiz bir savaş yürütülüyor. Aynı soyadını taşıyanlar birbirine yabancılaşıyor; aynı kökten gelenler, birbirinin gölgesine bile tahammül edemiyor.
İnsanın içini acıtan da tam olarak budur: Başkasının düşmanlığından korunmak için kurulan bağların, bazen insanı en çok yaralayan ilişkilere dönüşmesi.

Akrabalık Kaderdir, Dostluk Tercih!

Burada üzerinde düşünmemiz gereken çok önemli bir hakikat var: Akrabalık kaderdir, dostluk ise tercihtir.

İnsan hangi ailede doğacağını, hangi soyadını taşıyacağını, hangi sülalenin veya aşiretin mensubu olacağını seçemez. Kan bağı, insanın kendi iradesiyle kurduğu bir ilişki değildir. Dolayısıyla bir insanın akrabası olması, o kişinin bütün yanlışlarını onaylamasını gerektirmediği gibi, akrabasının hataları yüzünden onu toptan suçlamayı da haklı çıkarmaz.

Akrabalık bir imtihandır; bu imtihanın gereği, haksızlığa göz yummak değil, adaleti korurken merhameti de elden bırakmamaktır. Akrabanın yanlışını savunmak akrabalık değildir. Onu yanlışından döndürmeye çalışmak, gerektiğinde doğruyu yüzüne söylemek ve hakkaniyetten ayrılmamak gerçek yakınlıktır.

Dostluk ise farklıdır. Dost, insanın kendi iradesiyle hayatına aldığı kişidir. Onunla yol yürümeyi, sırrını paylaşmayı, sevincine ve derdine ortak olmayı kendisi seçer. Bu nedenle dost seçimi, insanın karakteri hakkında önemli ipuçları verir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kişi dostunun dini üzerinedir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” buyurmuştur. Bu hadis, insanın yakın çevresinin düşüncelerini, davranışlarını ve ahlaki yönelişini nasıl etkilediğine dikkat çeker.

İnsan zamanla dostunun dilinden konuşur, onun ölçüleriyle düşünür, onun alışkanlıklarından etkilenir. Bu yüzden dost seçmek, yalnızca bir arkadaş seçmek değil, aynı zamanda nasıl bir insan olacağımıza dair bir tercih yapmaktır.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Akrabalık bağını bir insanın karakterinin garantisi sayamayacağımız gibi, dostluğu da körü körüne sadakat sanmamalıyız. Ne her akraba dosttur ne de her dost gerçek dosttur. Bazen insanı en çok yaralayan, kendisine en yakın bildiği kişidir; bazen de kan bağı taşımadığı hâlde en zor gününde yanında duran bir dosttur.

Asıl mesele, insanları hangi bağla tanıdığımız değil, hangi ahlakla değerlendirdiğimizdir.

Aşiret Güç Gösterisi Değil, Sorumluluk Makamıdır

Aşiret kültürünün özünde dayanışma, yardımlaşma, koruma ve ortak sorumluluk vardır. Bir aşiretin büyüklüğü, kaç kişiden oluştuğuyla, ne kadar nüfuz sahibi olduğuyla veya kaç kişinin onun adından çekindiğiyle ölçülmez. Asıl büyüklük, o topluluğun içindeki mazluma ne kadar sahip çıktığıyla, yoksulunu ne kadar gözettiğiyle, yetimini ne kadar koruduğuyla ve haksızlık karşısında ne kadar adil durabildiğiyle ölçülür.

Eğer bir aşirette güçlü olanın hatası örtülüyor, zayıf olanın hakkı yeniyor, makam sahibi olan korunurken gariban yalnız bırakılıyorsa orada dayanışma değil, çıkar ortaklığı vardır.

Eğer akrabalık, haklıyı değil yakını savunmak anlamına geliyorsa orada birlik değil, taassup vardır.
Eğer sülale mensubiyeti insanlara üstünlük taslamak, başkalarını küçümsemek veya haksız kazanç sağlamak için kullanılıyorsa orada kültür değil, kültürün arkasına saklanan bir çıkar düzeni vardır.

Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” (Nisâ, 4/135)
Bu ayet, akrabalık ve aidiyet bağlarının adaletin önüne geçirilemeyeceğini açıkça ortaya koyar. Çünkü İslam'ın istediği birlik, yanlışta birleşmek değil; doğru, hak ve adalet etrafında birleşmektir.

Bir yakınının yanlışına sessiz kalmak onu korumak değildir. Bazen en büyük iyilik, onu kendi yanlışının sonuçlarından kurtaracak hakikati söylemektir.

Başkasının Başarısına Neden Tahammül Edemiyoruz?

Bugün bazı çevrelerde öyle bir anlayış gelişmiş durumda ki insan, akrabasının yükselişini kendi gerileyişi olarak görüyor.

Bir yakını iş kurduğunda, mal mülk sahibi olduğunda, toplumda saygınlık kazandığında veya başarı elde ettiğinde sevinmek yerine huzursuz olanlar var.

“Nasıl yaptı?”, “Kim destekledi?”, “Acaba neyin sayesinde yükseldi?” sorularıyla başlayan konuşmalar, çoğu zaman takdirle değil, itibarsızlaştırma çabasıyla devam ediyor.

Oysa başkasının başarısı senin başarısızlığın değildir. Bir insanın rızkının genişlemesi senin rızkını daraltmaz. Bir yakınının yükselmesi, senin değerinden bir şey eksiltmez.

Haset, insanın önce kendi huzurunu tüketir; sonra ilişkilerini zehirler. Başkasının elindekine göz diken kişi, kendi elindekinin kıymetini de kaybeder.

Daha acısı, bazen yabancıdan esirgemediğimiz tebessümü kendi akrabamızdan esirgiyoruz. Dışarıdan gelen birinin başarısını takdir ederken aynı başarıyı yakınımız elde ettiğinde kusur aramaya başlıyoruz.

Kendi insanımızın önünü açmak yerine önüne taş koyuyor, sonra da neden ilerleyemediğimizden şikâyet ediyoruz.

Birbirimizi aşağı çekerek yükseleceğimizi sanıyoruz. Oysa başkasının kuyusunu kazan, çoğu zaman kendi ayağının altındaki toprağı da gevşetir.

Özümüze Dönmezsek Kaybedeceğimiz Çok Şey Var
Artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Biz çocuklarımıza nasıl bir miras bırakıyoruz?

Birbirine güvenmeyen akrabalar mı? Başkasının başarısını çekemeyen kuzenler mi? Dedikoduyla birbirini tüketen sülaleler mi? Yoksa dara düşenin elinden tutan, haklıyı haksızdan ayıran, merhameti ve adaleti el üstünde tutan bir aile kültürü mü?

Çocuklarımız bizi izliyor. Büyüklerimizin birbirine nasıl davrandığını, aile içinde kimin arkasından nasıl konuşulduğunu, kimin başarısının nasıl karşılandığını görüyorlar. Bugün bizim normalleştirdiğimiz haset, yarın onların karakterine dönüşebilir. Bizim sıradanlaştırdığımız dedikodu, onların hayatında bir alışkanlık hâline gelebilir.

Bu yüzden değişim, başkalarını suçlamakla değil, insanın önce kendisine bakmasıyla başlayacak.

Akrabamızın başarısını gönülden tebrik etmeyi öğrenmeliyiz. Bir yanlış gördüğümüzde dedikodu yapmak yerine, mümkünse yüzüne karşı güzel bir dille uyarmalıyız. İhtiyaç sahibini yalnızca kendi sülalemizden olduğu için değil, insan olduğu için gözetmeliyiz. Akrabalığı çıkar hesabına, dostluğu menfaat ilişkisine dönüştürmemeliyiz.

En önemlisi de adaleti, yakınlık derecemize göre değiştirmemeliyiz. Çünkü gerçek karakter, insanın yabancıya nasıl davrandığı kadar, kendi yakınına karşı ne kadar adil olabildiğinde de ortaya çıkar.

Son Söz: Aynı Kökten Gelip Birbirimizin Kurumasına Sebep Olmayalım

Bir ağacın dalları birbirine gölge edebilir ama kökleri birbirini beslemek zorundadır. Kök kurursa en gösterişli dalın da ömrü uzun olmaz. Akrabalık ve aşiret bağları da böyledir. Birbirimizin hayatını kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyorsak, birbirimizin sevincini büyütmek yerine söndürüyorsak, birbirimizi korumak yerine birbirimizin düşüşünü bekliyorsak kendi köklerimizi kurutuyoruz demektir.

Unutmayalım: İnsan dünyaya gelirken akrabasını seçmez; fakat o akrabalığa hangi ahlakla anlam katacağını seçebilir.

Dostunu seçerken de yalnızca kendisine fayda sağlayacak kişileri değil, kendisini hakikate, iyiliğe ve güzel ahlaka yaklaştıracak insanları tercih etmelidir.

Akrabalık, birbirimizin kusurlarını örtbas etme ayrıcalığı değil; birbirimizin yükünü hafifletme sorumluluğudur. Aşiret, başkalarına üstünlük taslama aracı değil; güçsüzü koruma ve adaleti yaşatma imtihanıdır. Dostluk ise menfaat bitince sona eren bir alışveriş değil, hakikat ve vefa üzerine kurulan bir gönül bağıdır.

Artık birbirimizin kuyusunu kazmayı bırakıp birbirimize köprü olmayı öğrenmeliyiz. Başkasının düşüşünden sevinç duymak yerine yükselişine katkı sunmalıyız. Çünkü insanın en büyük düşmanı bazen dışarıdaki rakibi değil, kendi içindeki hasettir.

Ve şunu hiçbir zaman unutmamalıyız:

Birbirine düşman olan akrabaların kalabalık olması güç değildir. Birbirinin hakkını koruyan, başarısına sevinen ve dara düştüğünde elinden tutan insanların birliği gerçek güçtür.

Merhametini kaybeden bir sülale, en büyük düşmanına ihtiyaç duymadan kendi kalesini yıkar. Adaleti kaybeden bir aşiret, kalabalık olsa da itibarını kaybeder. Vefayı kaybeden bir dostluk ise geriye yalnızca hatıralar ve hayal kırıklıkları bırakır.

Öyleyse gelin, aynı kökten gelmenin kıymetini yeniden hatırlayalım. Birbirimizi tüketerek değil, birbirimize güç vererek büyüyelim. Çünkü bu dünyada insanın ardında bırakacağı en değerli miras, kaç kişiye hükmettiği değil; kaç insanın gönlünde güven, merhamet ve vefa duygusu bırakabildiğidir.