Birkaç ay önce İstanbul'da, Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın kanaat önderleriyle bir araya geldiği bir toplantıya katılmıştım.
Bölge yangın yeriydi. İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıları yoğunlaşmıştı. İran da Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef alıyordu. Savaşın nereye evrileceği, bölgenin nasıl bir sürece sürükleneceği, Türkiye'nin nasıl bir tutum alacağı da herkesin gündemindeydi.
Toplantının kapalı bölümünde Sayın Hakan Fidan, bölgedeki gelişmeler ve Türkiye'nin yaklaşımı hakkında kapsamlı bir değerlendirme yaptı. Katılımcıların görüşlerini, eleştirilerini ve önerilerini dinledi. Farklı düşüncelerin dile getirildiği verimli bir istişare ortamı oluştu.
O toplantıda bazı devletlerin gündeme getirdiği mezhep eksenli bir blok önerisi de konuşuldu. Sünni ülkelerin bir araya gelerek yeni bir cephe oluşturması fikri tartışıldı. Sayın Hakan Fidan'ın bu yaklaşıma sıcak bakmadığını gördük. Böyle bir oluşumun bölgedeki mevcut ayrışmaları daha da derinleştireceğini, yeni sorunlara kapı aralayacağını ifade etti.
O gün Mekke İttifakı diye bir gündem yoktu. Bugün tartıştığımız ittifak henüz ortada yoktu. Fakat kapalı kapılar ardında gündeme getirilen mezhep eksenli blok önerisine Türkiye'nin yaklaşımını dinlemiştik.
Bugün yaşananlara bakınca o günkü değerlendirmeyi yeniden hatırlıyorum. Ben, Türkiye'nin bugün de aynı hassasiyeti koruduğunu düşünüyorum.
Gelelim Mekke İttifakı'na.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın savunma alanında bir araya gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir gelişme. Müslüman ülkelerin güvenlik, savunma sanayii, teknoloji, ekonomi ve diplomasi alanlarında iş birliği yapmasına ihtiyaç var. Bölgenin kendi güvenliğini kendi imkanlarıyla sağlayabilmesi de önemli.
Ancak burada cevaplanması gereken sorular var.
Bu ittifak İran'a karşı mı şekilleniyor? Yeni bir Sünni cephe mi oluşturuluyor? Bölgedeki başka ülkeleri dışlayan bir güvenlik anlayışına mı dönüşecek? Yemen'deki Husilere veya başka aktörlere karşı yeni bir askerî cepheleşmenin parçası mı olacak?
Bunlar görmezden gelinmemesi gereken sorular.
Özellikle İslami camialarda bu ittifaka karşı çıkanları, ihtiyatlı ve şüpheci yaklaşanları anlıyorum. Elbette sorgulamak, kaygıları dile getirmek ve muhtemel risklere dikkat çekmek gerekir. Ancak ortaya konulan karşı tezlere baktığımda, bunların yeterince güçlü ve ikna edici olduğunu düşünmüyorum.
Bir ittifakın doğurabileceği riskleri konuşalım ama iş birliği ihtiyacını da görmezden gelmeyelim. İran'ı dışlayan, mezhep eksenli bir cepheye dönüşme ihtimalini sorgulamak başka; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın savunma ve güvenlik alanında iş birliği yapmasına kategorik olarak karşı çıkmak başka.
Elbette Suudi Arabistan'ın ve diğer Körfez ülkelerinin yönetim anlayışları, Filistin meselesindeki tutumları ve İsrail'le geliştirdikleri ilişkiler ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Bu politikalar eleştiriden muaf değildir. Aksine, İslam dünyasının yaşadığı acılar karşısında bu yönetimlerin tercihleri en ağır eleştirileri hak eden başlıklardır. Bunları dile getirmekten de geri durmamalıyız.
Ancak bir ülkenin yanlış politikalarını eleştirmek başka, o ülkeyle kurulabilecek her türlü iş birliğine karşı çıkmak başkadır. Suudi Arabistan'ın politikalarını eleştirelim ama bölgesel güvenlik, savunma ve dayanışma alanlarında ortak hareket etme ihtimalini de peşinen reddetmeyelim. İttifakın değerini belirleyecek olan, sadece kimlerin bir araya geldiği değil, hangi ilkeler etrafında, kimin güvenliğini ve hangi ortak geleceği gözeterek hareket ettiğidir.
Bu noktada Türkiye'nin tutumunu özellikle önemsiyorum. Çünkü Türkiye, bir yandan Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma alanında iş birliği geliştirirken diğer yandan İran'la diyalog kanallarını açık tutuyor. Bence asıl dikkat çekici olan da bu.
Türkiye'nin yaklaşımı, bölge ülkelerini birbirine karşı konumlandırmak değil, aynı masada buluşturmak. Bir tarafta savunma ve güvenlik iş birliği, diğer tarafta diplomasi ve diyalog. Bunlar birbirinin alternatifi değil, doğru bir anlayışla birbirini tamamlayan adımlardır.
Hakan Fidan'la katıldığım o toplantıda da Türkiye'nin mezhep eksenli bir bloklaşmaya sıcak bakmadığını bizzat dinlemiştim. Bugün Tahran'da gerçekleşen temaslar da bu hassasiyetin önemini yeniden ortaya koyuyor. Türkiye'nin hem bölgesel ortaklarıyla ilişkilerini geliştirmesi hem de İran'ı dışlamayan bir bölgesel güvenlik anlayışını savunması kıymetlidir.
Türkiye'nin önündeki asıl sorumluluk, bu ülkeler arasında güven inşa edebilen, gerilimleri azaltabilen ve ortak meselelerde buluşmayı sağlayabilen bir yaklaşımı sürdürmektir. Yeni cephelerin değil, yeni diyalog kanallarının açılmasına öncülük etmektir.
Bu noktada İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın daha önce verdiği bir mesajı hatırlatmak istiyorum.
Pezeşkiyan, Al Jazeera'ye verdiği röportajda Mekke İttifakı'nı Müslümanların birleşmesi adına olumlu bir adım olarak değerlendirdi. Bu girişimin kavga etmek yerine Müslümanların yan yana oturmasına ve İslam birliğine katkı sunabileceğini söyledi. Bu açıklama önemliydi. Çünkü ittifakın İran'a karşı bir cephe olarak görülmemesi gerektiğine dair Tahran'dan gelen bir mesaj niteliğindeydi.
Ardından 26 Ekim'de Tahran'da önemli bir görüşme gerçekleşti. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan üst düzey isimler İranlı yetkililerle bir araya geldi. Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın da görüşmelere katıldı. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de temaslarda yer aldı.
Görüşmelerin ardından İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'nin İran medyasına verdiği mesaj da dikkat çekiciydi. Rızai, Batı Asya'nın güvenliğinin bölge ülkelerinin iş birliğiyle sağlanması gerektiğini, dış müdahalelerin önlenmesi gerektiğini söyledi. Dört ülke arasındaki iş birliğinin bölgesel krizlerin aşılmasına katkı sunabileceğini ifade etti.
Bu açıklamaları önemsiyorum. Çünkü yıllardır birbirine mesafeli duran ülkelerin aynı masada oturması, birbirini dinlemesi ve ortak meseleleri konuşması başlı başına kıymetlidir. Elbette sözlerin somut adımlara dönüşmesi gerekir. Fakat diyalog kapılarının açılması da küçümsenmemelidir.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor. Bölgenin ihtiyacı yeni cepheler açmak değil, konuşabilmek ve ortak meselelerde birlikte hareket edebilmektir.
Yıllardır birbirimizle rekabet ediyoruz. Mezhep farklılıklarını siyasi hesapların parçası hâline getiriyoruz. Birbirimizi zayıflatırken başkalarının bölge üzerindeki etkisini artırıyoruz. Oysa Gazze'de çocuklar ölüyor. Filistin'de bir halk ağır bir yıkımla karşı karşıya. Lübnan, Yemen ve Suriye yıllardır istikrarsızlığın bedelini ödüyor.
Tam da böyle bir dönemde birbirimize karşı değil, birlikte ayakta kalmanın yollarını aramalıyız.
Rahmetli Erbakan Hocamızın yıllar önce ortaya koyduğu D-8 idealini de hatırlamak gerekiyor. Erbakan Hoca, Müslüman ülkelerin birbirine karşı değil, birbirinin yanında durduğu bir dünya hayal ediyordu. Bugün de ihtiyacımız olan, farklılıklarımıza rağmen ortak hareket edebildiğimiz bir vahdet anlayışıdır.
İttifakın adı da bu bakımdan önemli. Mekke, bütün Müslümanların ortak kıblesi. Ortak bir ruhu, ortak bir istikameti temsil ediyor. Ancak insanın gönlünden başka bir isim de geçmiyor. Keşke bunun adı Kudüs İttifakı olsaydı. Çünkü bugün İslam dünyasının ortak acısı da ortak meselesi de Kudüs ve Filistin'dir.
Mekke'nin adı bir ittifaka veriliyorsa bunun ruhunda ayrıştırmak değil, birleştirmek olmalı. Bu isim, yeni bir mezhep rekabetini değil, Müslümanların ortak sorumluluğunu hatırlatmalı.
Bu ittifakın kimi dışarıda bıraktığı değil, bölge halklarına nasıl bir gelecek sunduğudur. Gazze'nin çocuklarına, Filistinli annelere, yıllardır savaşın ve yoksulluğun yükünü taşıyan insanlara ne kazandıracağıdır.
Bizim ihtiyacımız yeni bir mezhep bloğu değil, yeni bir kardeşlik hukuku. Yeni bir cepheleşme değil, güçlü bir bölgesel dayanışma. Birbirimize karşı saf tutmak değil, ortak acılarımız ve ortak geleceğimiz için yan yana durabilmek.
Mekke'nin adı da ruhu da bunu hatırlatmalı.
Azerbaycan meselesini de bu değerlendirmenin devamında ayrıca ele alacağım. Bölgesel dayanışmayı konuşurken Azerbaycan'ın konumunu ve bu denklemdeki yerini de göz ardı etmemek gerekiyor.