Çağımızda hakikat artık sansürlenerek değil, görünmez hâle getirilerek gizleniyor. İnsanların dikkatini esas meselelerden uzaklaştırmanın en kolay yolu, önlerine sürekli konuşacak yeni ayrıntılar koymaktan geçiyor. Böylece kamuoyu, asıl meseleyi değil, kararların çevresinde oluşturulan gösteriyi tartışıp duruyor. Dekor konuşulduğu için sahnenin arkasında yazılan senaryo gözden kaçıyor.
7-8 Temmuz'da Ankara’da gerçekleşen NATO toplantısında da benzer bir iletişim planına tanık olduk. Dünyanın en büyük askeri ittifakının liderleri Türkiye'de bir araya gelerek önümüzdeki yılların güvenlik anlayışını, savunma harcamalarını, yeni tehdit algılarını ve küresel stratejileri konuştular. Ancak zirve boyunca televizyon ekranlarına ve sosyal medyaya baktığımızda bambaşka bir gündemin öne çıkarıldığını gördük.
Trump'ın oteline dışarıdan tuvalet getirildi mi? Liderlere hangi yemekler ikram edildi? Mehter gösterisine kim nasıl tepki verdi? Miçotakis neden farklı yürüdü? Macron sabah koşusunu nerede yaptı? Meloni Trump’la göz göze geldi mi? İzlanda Başbakanının hayran dolu bakışları, liderlerin beden dilleri ne anlatıyor… Günlerce bunlar konuşuldu.
Oysa yayımlanan NATO bildirisi, yalnızca Avrupa'nın değil, dünyanın güvenlik mimarisini etkileyecek kararlar içeriyordu. NATO'nun yeni stratejik yönelimi, savunma bütçelerinin artırılması, yapay zekânın savaşlardaki entegrasyonu, Ukrayna'ya uzun vadeli askeri destek, İran ve Hürmüz Boğazı açıklamaları tüm bu magazin başlıklarının gölgesinde kaldı.
NATO artık yalnızca klasik bir güvenlik ittifakı olarak hareket etmeyeceğini, yeni bir güvenlik mimarisi inşa edeceğini Ankara’da ilan etmekteydi.
Ukrayna'ya verilen destek tercihi, savaşın kısa sürede sona ermesini hedefleyen bir diplomasi anlayışından çok uzun süreli bir askeri rekabet dönemine hazırlık yapıldığını ortaya koymaktaydı. Bildiride İran'ın nükleer kapasitesi ve Hürmüz Boğazı geçişlerinin özellikle vurgulanması, coğrafyamızın halen NATO ve onun lider ülkesi olan ABD için iştah kabarttığını göstermekteydi.
NATO'nun son çeyrek asırlık pratiği, ittifakın güvenlik anlayışının yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını bizlere ispatlamıştı. Çok değil biraz geriye dönüp baktığımızda Afganistan, Irak ve Libya işgallerinin farklı gerekçelerle meşrulaştırıldığını görmüştük. Bir yerde "terörle mücadele", başka bir yerde "demokrasi", "özgürlük", "kadın hakları" ya da "kitle imha silahları" söylemleriyle bölgemiz saldırıların etkisi altında kalmış, büyük acılar yaşanmıştı.
Bugün bildiride Rusya öncelikli tehdit olarak gösteriliyor olabilir. Fakat enerji yolları, deniz ticareti, kritik boğazlar ve bölgesel krizlere yapılan vurgu, Ortadoğu'nun ve dolayısıyla İslam dünyasının NATO'nun stratejik hesaplarının dışında bırakılmadığını ortaya koyuyor. Coğrafyamız halen bu küresel-sömürü güç mücadelesinin merkezindeki yerini maalesef koruyor.
Endişe verici olan, dünyanın giderek daha fazla silahlanmayı, daha fazla güvenlik doktrinini ve daha fazla askeri hazırlığı konuşuyor olması… Sürekli yeni tehditler tanımlanıyor, yeni düşmanlar üretiliyor, yeni ittifaklar kuruluyor. Dün "komünizm", sonra "İslam dünyası", bugün "Rusya", "Çin" ve "İran"...
İran denildiğinde ise yalnızca İran'ın değil, işgalci İsrail'in güvenliğini tehdit ettiği düşünülen bütün aktörlerin hedefe konulduğunu görmek gerekiyor.
İslam dünyasının Batı karşısında, ya da Batı'nın izni dışında bağımsız bir güç birliği oluşturmasına imkân vermemek, Batı'ya karşı koyabilecek herhangi bir siyasi veya askeri yapının ortaya çıkmasını engellemek ve bölgede İsrail'den daha güçlü, daha etkin bir aktörün oluşmasına fırsat tanımamak NATO'nun yeni dönemde de öncelikleri arasında yer alıyor.
Bunun yanında, İslam coğrafyasının enerji kaynaklarını, enerji nakil hatlarını, beşeri ve tabii zenginliklerini kontrol altında tutmayı; İslam'ın sosyo-kültürel bir din, alternatif bir medeniyet ve bölgesel-küresel ölçekte iddia sahibi bir sistem olarak yükselişinin önüne geçmeyi de hedeflemekte.
Yaşadığımız dünyanın daha adil, daha huzurlu ve daha yaşanabilir bir yer olması için bir irade ortaya konulmuyor. Savunma bütçeleri büyürken barış fikri küçülüyor; silah sanayii güçlenirken insanlığın ortak vicdanı zayıflıyor.
Üstelik bu süreçte en ağır bedeli yine savaşların yaşandığı coğrafyalar ödüyor. Emperyalistler güvenlikten söz ederken şehirler yıkılıyor, milyonlarca insan yerinden ediliyor, ülkeler parçalanıyor. Barış, adalet ve insan hakları kavramları zalimin sofrasında sadece birer meze olarak duruyor.
Belki de bundan sonra yapmamız gereken şey, ekranların önümüze koyduğu magazin başlıklarına değil, onların arkasında sessizce şekillenen hakikate bakmak olmalı. Hakikati arayanların görevi de tam burada başlar: Gösterilenle yetinmemek, gösterilmeyeni görebilmek…