Türkiye tabir tamda yerinde, bir “ARINMA” süreci yaşıyor. Yasa dışı bahis’den uyuşturucu kaçakçılığına, sokak çetelerinden yolsuzluk, fuhuş, rüşvet ve irtikap suçlarına kadar onlarca kriminal olay yargıya taşınmış durumda. Bunların bir kısmının mahkeme süreci devam ederken, gün geçtikçe yeni operasyonların geldiği de hepimizin malumu… Belli ki bu durum bir süre daha devam edeceğe benziyor. Öyle ki bu kokuşmuşluğun GÜVEN ORTAMINA DÖNÜŞMESİ adına; insanlarımızın kandırıldığı, ahlak erozyonuna uğratıldığı, geleceğinin çalındığı, birilerine maşa yapıldığı ve milyarlarca dolar milli servetin iç edildiği bir atmosferin son bulması oldukça elzem. Neticede çevremiz ateş çemberinden geçerken ve Türkiye’yi bu ateşe atmayı düşünenler de varken, bir iç arınmanın hayati önem taşıdığı net. Yanlış anlaşılmasın sakın! Soruşturmalarda ünlü ünsüz kimin adı geçiyorsa ve bilip bilmeden muhaliflik ayağına kimler buna karşı çıkıyorsa, masumiyet karidesi gereği hüküm vermemiz şimdilik imkânsız. Ama topluma ahlak dersi veren, çağdaşlık naraları atan, hak, özgürlük gibi bazı cümleleri kullanıp bunu kendine yontan tiplerin, İŞİN SONUNDA gerçek yüzlerini görmenin de önem arz ettiğini yadsımamak gerekir.

Gerçi bizler benzer zihniyeti ve kullandıkları argümanları, geçmişten iyi tanıyoruz. 28 Şubat sürecinde, Gezi hadisesinde, 17/25 Aralık olaylarında, hatta 15 Temmuz Hain Darbe Kalkışması ve sonrasında, bir takım zevatın aynı sloganları atılarak algısal desteğine hepimiz şahidiz. Ancak sonuç hanesinde 28 Şubat’ın toplamda 390 MİLYAR DOLAR, Gezinin 250 MİLYAR DOLAR, 17-25 Aralık’ın 120 MİLYAR DOLAR ve 15 Temmuz hainliğinin 500 MİLYAR DOLAR ÜLKEMİZE MALİYETİ oldu maalesef. Buna rağmen Devletimizin; Pandemi dönemindeki destekleriyle kimseyi mağdur etmemesi ve 6 Şubat felaketinden sonra, yıkılan 11 şehri yeniden ayağa kaldırılması takdire şayandır elbette. Üstelik bölgemizde yaşanan savaşlar, kopan tedarik zincirleri ve maruz bırakıldığımız yaptırımlar da bunların üzerine eklenmişken…

Bu minvalde günümüze aynı pencereden baktığımızda, geçmişle çok fazla değişiklik göstermediğini söyleyebiliriz kısaca. Zira mahkemelerde masumiyetlerini ispatlamak yerine, olayları siyasi mecraya çekme gayreti hiç normal seyretmiyor. Nitekim bazı mahfillerce gerek sosyal medyadan, gerek ekranlardan, gerekse kürsülerden slogan ve tehditvari ifadelerle politika devşirilmesi özetle bu demek. İddia edilen cürme/cürümlere bakmaksızın adalete parmak sallayacak, milletin değerlerine yeltenecek, umudunu dinamitleyecek ve dahi sokağı işaret edecek derecede bazılarının zıvanadan çıkmaları da cabası. Hele birde kendi ikbal ve pis mideleri için, “Milleti aldatanlar” yok mu? İnsan dumura uğruyor doğrusu. Fakat gerçek tehlike, tam da burada gizli. Yoksa EKTİKLERİ ZEHİR her ne kadar deşifre olsa da, bunun insanımızdaki İTİMAT/GÜVEN duygusunu zedeleme ihtimalinden daha TEHLİKELİ ne olabilir ki?

Anlayacağınız önümüzdeki yıllarda en değerli sermayenin petrol, altın yahut veri’den ziyade, hakikati ayırt edebilen zihinler, sağlam karakterler, milli ve manevi şuuru yüksek nesiller olacağı tartışılmaz konuma sahip. Neticede bahsettiğimiz edinimlerle donatılmış bir neslin kendilerini koruması, aldanmaması ve değerleri ışığında geleceği inşa etmesi muhakkaktır. Bunun aksine nefsi ve menfaatleri için her yolu mubah görenlerin de, başkalarının inşa ettiği dünyanın bir parçası hâline geldikleri/gelecekleri kuvvetle muhtemel… O yüzden bugün her zamankinden daha fazla MANEVİYATA, MİLLİ BİR DURUŞA, AHLAKA, BİLİME, ANALİTİK YETİYE ve KRİTİK YAPABİLME kabiliyetine ihtiyaç duyulduğu aşikâr. Çünkü bunların yalnızca geçmişi anlamanın değil, geleceği kazanmanın da yegâne temel taşları olduğu şüphe kaldırmaz… Elbette itiraz edecektir birileri bu iradeye. Etmemeleri de beklenemez zaten. Kaldı ki bu sağlandığı takdirde, “maskeli haramilerin” işsiz kalacağını kimse inkâr edemez. Bilmem, siz ne dersiniz?