Her şeyin görselleştiği bir çağa erdik.

Reklamların göze hitap ettiği, yazıların görülmediği fotoğrafların boy gösterdiği bir çağ.

Çizgi roman tadında bir hayat yaşıyoruz.

Gözlerimiz açık ama kalbimiz uykuda.

Feryat figan ediyor dünya, SOS veriyor, bağırıyor ama duymuyoruz.

İnsanlık çığlık çığlığa ama biz, ekranların başında kanaldan kanala geçiş yapmakla meşgulüz. Her akşamımız bir dizi, bir show programıyla esir alınmış.

Acıları, hüzünleri, soykırımları haber kanallarında saniyelik durum olarak görüp geçiyoruz. Ah vah demekten de geri durmuyoruz. Sadece o kadar.

Bazen de bir acıya dikkat kesilirken onun kimliğine bakıyor, bizimle aynı kütükten değilse onu dert edinmekten vazgeçiyoruz. İşte o an bir kez daha ölüyor insanlık ve maalesef fark edemiyoruz. Her gün yeni bir zulüm manşet oluyor. Her gün bir çocuk, bir coğrafyada toprağa düşüyor.

Bir yanda kıtlık, diğer yanda israf; bir yanda işgal, diğer yanda tatil planları, bir yanda kan, diğer yanda kadeh, bir yanda ölüm, diğer yanda yaşam üzerine felsefik konuşmalar... Coğrafya kaderdir, bazen de kederdir deyip konuyu kapatıyoruz.

Sanki dünya iki ayrı gezegenmiş gibi. Sanki ölen insanlar, yitip giden canlı değilmiş gibi. Bu sessizliğimizle aslında hepimiz biraz daha ölüyoruz. Her sustuğumuzda, her duymazdan geldiğimizde, her “ben ne yapabilirim ki?” dediğimizde… Bir yanımız daha düşüyor toprağa.

Ben yorgunum. Sen de yorgunsun. Hepimiz yorgunuz. Ama bu yorgunluk uykusuzluktan değil, umutsuzluktan. Bir şey yapamamanın çaresizliğinden. Her şeyin normalleştiği bir cinnet çağında, anormal kalan son insani yanımızı korumaya çalışmaktan. Erdem Bayazıt’ın “Susmanın kalesine sığınıyorum. Önümde karanlıktan duvarlar, sırtımda insan yüklü bir gök var.” dediği yerde duruyoruz.

Bugün suskunluğumuzun ‘yaşananları onay’ sayıldığını fark edemiyoruz. Sessizlik, suç ortaklığıdır.

Ne diyordu Bilge Kral Aliya: “Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.” Şimdi aynı filmi tekrar tekrar vizyona sokuyorlar. Sadece ülkeler, mekânlar ve karakterler farklı. Biz ise suskunluğumuzu büyütüyor ve unutmayı tercih ediyoruz.

Bundan 33 yıl önce 2 Temmuz'daki Madımak'ı da unutmadık, ondan hemen 3 gün sonra Başbağlar'da işlenen vahşeti de. İki acının kimliği birbirinden taban tabana farklı olsa da düştüğü yerde yanan ateş aynıydı. İkisinde de 33 can verdik toprağa. İnsanlık filizlensin diye.

Bir düşünün! Çocuklar ağlarken neden susar insan? Gökyüzü griyle kaplıyken hangi güneşi arar insan? Vicdanların köreldiği yerde hangi umut büyür göğsünde insanlığın? Hangi yaşamanın sermayesi olur suskunluk?

Vicdanından uzağa düşen insanın ne yazdığı ne de söylediği çare olur dünyaya! Bugün yorgunuz ve insan olmanın yükü altında eziliyoruz. Biliyorum, sen de yorgunsun. Bu yorgunluk, susmanın ağırlığındandır.

Belki de kalbimizin bu denli yıpranmış olması ve duyarsız kalışımız da kendimize yabancılaşmamızdandır.

On yıl önce dün gece, herkesin sustuğu yerde konuşmaya başladı silah sesleri... Sadakatin vurulduğu sokaklar işgal altında kaldı. Suskunluğun açtığı kapıdan ihanet girdi içeriye. Samimiyet kan kaybından can verdi mazlumun yüreğinde. Namlusu kendine doğrultulmuş bir ülke, kendi küllerinden doğmaya yemin etti ve direnişin sembolü oldu 15 Temmuz!

Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanları kurşunla öldüremezsin. Onlar bir ölür, bin dirilir. İnandığı hak olan insanları da ölümle korkutamazsın. Rachel Corrie gibi.

Haklı ve inandığı mücadelesinden ödün vermemek uğruna İsrail buldozerleri altında can veren Rachel Corrie: “Zulüm bizdense, ben bizden değilim." derken yorgunluktan şikâyet etmek yerine mücadele etmeyi seçti.

Bu kadar çaresizlik, yorgunluk, hüzün ve gözyaşının olduğu yerde birbirimize denk geldiğimizde selam verdikten sonra “Nasılsın?” diye sormaktan kendimizi yine de alamıyoruz? Ağız alışkanlığı haline gelmiş vaziyette “İyiyim!” derken, ne kadar iyiyiz acaba? Nasılsın diye sorulduğunda; kötüyüm, üzgünüm, kızgınım, öfkeliyim ve sessizliğimden dolayı en çok da kendime öfkeler biriktiriyorum demek isterken tüm cevaplar gibi bunu da geçiştiriyoruz.

Şimdi cevapları sizde kalmak kaydıyla herkes sorsun kendine:

Nasılsın?