Kıymetli okurlarım: Dünya bugün yalnızca bir savaşın değil, aynı zamanda bir akıl tutulmasının eşiğinde duruyor. Trump’ın yaptığı her sert açıklama, Tahran semalarında patlayan her bomba, sadece Ortadoğu’yu değil; Londra borsasını, Avrupa’nın enerji güvenliğini, Asya’nın üretim zincirlerini ve Amerikan halkının cebini de yakıyor.
Son günlerde basında yer alan haberler, Trump’ın İran konusunda giderek daha derin bir çıkmazın içine sürüklendiğini açık bir biçimde gösteriyor. Petrol fiyatlarının sert yükselişi, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ve küresel piyasalardaki panik, bu tablonun en somut göstergeleri oldu. Brent petrolün 110 doların üzerini aşması ve ABD’de benzin fiyatlarının 5 dolar seviyelerine çıkması, savaşın artık sadece cephede değil, market raflarında ve akaryakıt istasyonlarında da hissedildiğini ortaya koyuyor.
Trump yönetiminin en büyük yanlışı, bu savaşın neden başladığı kadar, nasıl biteceğine dair net bir cevabının olmamasıdır. Karşımızda bir gün “savaş bitmek üzere” diyen bir liderin ertesi gün “İran’ı taş devrine döndürürüz” şeklinde tehditler savurması, Trump’ın kararlarını tek başına vermediğinin bir göstergesidir.
Diplomatik kanallar devam ederken, Tel Aviv’in güvenlik endişesiyle, Washington’u yeniden ateş hattına çekmesi, Trump yönetimini daha da zor bir denklemle karşı karşıya bırakmıştır.
Şimdi sorulması gereken soru şu; Amerika gerçekten kendi ulusal çıkarları için mi savaşıyor? Yoksa, İsrail’in güvenlik ve bölgesel hesaplarının peşinden mi koşuyor? İşte bugün hem Amerikan kamuoyunda hem de Avrupa başkentlerinde en çok tartışılan soru budur.
İsrail’in İran karşısındaki güvenlik kaygılarının Washington tarafından neredeyse koşulsuz desteklenmesi, ABD’yi bir müttefikten çok bir vekil güce dönüştürme riskini doğurmuştur. Uluslararası yorumlarda sıkça dile getirilen eleştiri, Trump’ın dış politikasının giderek katil Netenyahu’ya teslim olduğudur.
Bu durum, NATO içinde ciddi ayrışmalara neden olmaktadır. Trump’ın zaman zaman NATO’dan çıkma tehdidini yeniden gündeme getirmesi, Avrupa ile köprüleri atabilecek kadar ağır bir jeopolitik kırılma anlamına gelir.
Bir tarafta Körfez ülkelerini koruyamayan bir görüntü, diğer tarafta yükselen enerji fiyatları karşısında öfkelenen Amerikan halkı vardır. Eğer Körfez’deki enerji koridorları güvence altına alınamazsa bunun bedelini yalnızca Ortadoğu değil, tüm dünya ekonomisi öder.
Trump açısından en büyük korku ise savaşı kaybetme ihtimalidir. Çünkü bu savaşın uzaması, içeride istifalar, görevden almalar ve yönetim içi çatışmaların derinleşmesi anlamına gelir. Amerikan kamuoyu uzun süren dış müdahalelerin bedelini Vietnam, Afganistan ve Irak’ta zaten ağır bir biçimde ödedi. Şimdi benzer bir senaryonun İran üzerinden yeniden sahneye konması, Washington’daki siyasi dengeleri de sarsmaktadır.
Daha da önemlisi, sahadaki psikolojik tablo beklenenin tersine gelişmektedir. İsrail halkı ve Netanyahu yönetimi sığınaklarda adeta fareler gibi yaşamak zorunda kalırken, İran halkı sokaklarda ölümle yüzleşmesine rağmen “ölürsek şehidiz” diyerek vatanları için direnç göstermektedir.
Bu durum, savaşın sadece askeri değil, sosyolojik ve psikolojik boyutunu da gözler önüne sermektedir.
Bu savaşın bir başka kritik boyutu ise küresel güç dengeleridir. İran’a yönelik her saldırı, yalnızca Tahran’a karşı atılmış bir adım değildir; aynı zamanda Çin ve Rusya denklemini de doğrudan harekete geçiren bir hamledir.
Ayrıca AB ülkelerinin önemli bir kısmının NATO üslerini ABD’nin kullanımına izin vermemesi, Washington’un manevra alanını daraltmıştır.
Bilinen bir şey var Trump gerçekten kendi stratejik aklıyla hareket etmiyor. Siyonist ve evanjelist çevrelerin telkinlerinin etkisi altında kalıyor. Trump’ın önünde tek bir seçenek var: Ya İsrail’i korumak için Netenyahu’nun peşine takılıp ABD’yi küresel bir yangının içine atacak, ya da ABD’nin çıkarlarını gözeterek diplomasi masasına geri dönecek.
Aksi halde bu savaş böyle devam ederse, ağır sonuçlar yalnızca İran cephesinde değil, Washington’da da Trump’ın siyasi karizmasını derin bir yenilgiye uğratacaktır.