Lumumba’nın öldürülmesi, Kongo’nun yarım kalan bağımsızlığı ve Soğuk Savaş’ın müzik diplomasisi
28 Ekim 1960’ta Louis Armstrong Léopoldville havaalanına indi. Onu karşılayanlar bir tahtırevan hazırlamıştı. Armstrong’u oturtup kalabalığın içinden omuzlarda taşıdılar. O günden kalan fotoğraflarda gülüyor, trompetini havaya kaldırıyor. Aynı günlerde, şehrin başka bir köşesinde, ülkenin ilk başbakanı Patrice Lumumba evinde kuşatma altındaydı. Kapısında hem Birleşmiş Milletler askerleri hem de Kongo ordusu bekliyordu. Kongo dört aylık bir devletti. Lumumba’nın ise yaşayacak üç ayı kalmıştı.
Belçikalı yönetmen Johan Grimonprez’in Soundtrack to a Coup d’État’sı bu iki sahnenin aynı haftaya sığmasıyla ilgileniyor. 2024 yapımı film yaklaşık iki buçuk saat sürüyor ve içine çok şey alıyor: Lumumba’nın kısa başbakanlığı, Amerikan hükümetinin Afrika’ya gönderdiği caz müzisyenleri, BM Genel Kurulu’ndaki kavgalar, Katanga’nın madenleri, Harlem’deki öfke. Bunlar ilk bakışta ayrı filmlerin konusu gibi duruyor. Grimonprez hepsini bir caz grubunun çalışma biçimiyle birleştiriyor. Her biri kendi partisyonunu çalıyor ama bir noktada aynı ezgide buluşuyorlar.

Bağımsızlık günü
Kongo, 30 Haziran 1960’ta Belçika’dan ayrıldı. Ülke önce Kral II. Léopold’ün şahsi mülkü olarak yönetilmişti. Kauçuk kotasını dolduramayan köylülerin ellerinin kesildiği yıllar da o döneme aittir. 1908’den sonra Belçika devleti yönetimi devraldı. Değişen şey yöntemdi, düzen aynı kaldı. Bağımsızlık geldiğinde ülkede üniversite mezunu Kongolu sayısı bir avucu geçmiyordu. Bakır, elmas, kobalt ve uranyum ise hâlâ Belçikalı şirketlerin elindeydi. Hiroşima’ya atılan bombanın uranyumu da Katanga’daki Shinkolobwe madeninden çıkmıştı.
Bağımsızlık töreninde Kral Baudouin, Léopold’ün “dehasından” söz eden bir konuşma yaptı. Lumumba’nın konuşma sırası yoktu. Yine de kürsüye çıktı ve seksen yılın hesabını sordu: kırbaçları, sabahtan akşama süren angaryayı. Salondaki Belçikalılar donup kaldı. Kongolular alkışladı. O konuşma Lumumba’yı bir gecede Afrika’nın en çok konuşulan politikacılarından biri yaptı. Brüksel’de ise onu affetmeyecek bir çevre yarattı.
Yeni devletin sakin bir günü olmadı. Bir hafta dolmadan ordu, Belçikalı subaylara karşı ayaklandı. Belçika vatandaşlarını korumak gerekçesiyle asker çıkardı. 11 Temmuz’da Moïse Tshombe, Belçika’nın desteğiyle Katanga’nın bağımsızlığını ilan etti. Ülkenin en zengin eyaleti, madenleriyle birlikte, ilk iki haftada elden çıkmıştı.

Washington’un hesabı
Lumumba önce BM’ye başvurdu. Gelen barış gücü Katanga’ya girmeye yanaşmayınca Sovyetlerden uçak ve kamyon istedi. Washington için bu adım bir karar anıydı. Eisenhower yönetimi Lumumba’yı Afrika’da Moskova’ya açılan bir kapı olarak görüyordu. CIA’nın Léopoldville istasyon şefi Larry Devlin’e onu ortadan kaldırma talimatı gitti. Ajansın kimya uzmanı Sidney Gottlieb zehirle Kongo’ya gönderildi. Bu ayrıntılar ancak 1975’te, ABD Senatosu’ndaki Church Komitesi’nin raporuyla gün yüzüne çıktı.
Plan uygulanmadı, gerek de kalmadı. 5 Eylül’de Cumhurbaşkanı Joseph Kasa-Vubu Lumumba’yı görevden aldığını açıkladı. Lumumba da Kasa-Vubu’yu görevden aldığını açıkladı. Dokuz gün sonra ordunun genelkurmay başkanı, otuz yaşındaki albay Joseph-Désiré Mobutu, iki adamı da “etkisizleştirdiğini” duyurdu. Filmin adındaki darbe budur. Mobutu, kesintilerle de olsa, otuz yılı aşkın bir süre ülkeyi yönetecekti.
Lumumba aralıkta, destekçilerinin bulunduğu Stanleyville’e kaçmaya çalışırken yakalandı. 17 Ocak 1961’de iki yol arkadaşı Maurice Mpolo ve Joseph Okito ile birlikte Katanga’ya gönderildi. Aynı gece üçü de bir ağacın önünde kurşuna dizildi. İnfazda Belçikalı subaylar ve polisler bulunuyordu. Belçika parlamentosunun soruşturma komisyonu 2001’de, ülkenin bu ölümde “ahlaki sorumluluğu” olduğunu kabul etti.
Grimonprez bu tarihi Kongo’nun içinden olduğu kadar dışından da anlatıyor. Sorumlular arasında yalnızca Belçika ve ABD yoktu. BM Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld’ün tutumu da filmde sorgulanıyor. Lumumba’nın neden yalnız kaldığını anlamak için New York’taki koridorlara bakmak gerekiyor.

Caz büyükelçileri
Filmi benzerlerinden ayıran şey müzik. 1950’lerin ortasından itibaren ABD Dışişleri Bakanlığı, Sovyet propagandasının en sevdiği konu olan Amerikan ırkçılığına karşı bir cevap arıyordu. Bulduğu cevap siyah caz müzisyenleriydi. Dizzy Gillespie, Duke Ellington, Dave Brubeck ve Louis Armstrong gibi caz sanatçılarını farklı dönemlerde Orta Doğu, Asya, Afrika ve Avrupa’daki turnelere gönderildi. Mantık basitti: Moskova “Amerika siyahlara baskı yapıyor” diyordu. Washington da sahneye siyah bir sanatçı çıkarıp onu alkışlatıyordu.
Bu düzenin bir çatlağı vardı ve herkes görüyordu. Yurt dışında özgürlüğü temsil eden müzisyenler, eve döndüklerinde güneydeki birçok otelde kalamıyor, aynı lokantada yemek yiyemiyordu. Brubeck ve eşi Iola bu çelişkiyi alaycı bir müzikale bile dönüştürdü. The Real Ambassadors’ta Armstrong, hükümetin onu yurt dışına neden gönderdiğini şarkıyla soruyordu.
Armstrong’un Kongo ziyareti ise filmin omurgasını oluşturuyor. Grimonprez’e göre turnenin zamanlaması tesadüf olamazdı. Film, Armstrong’un Afrika’daki varlığının CIA’nın bölgedeki hareketleri için bir tür perde işlevi gördüğünü öne sürüyor. Armstrong’un bundan haberi olmadığı da vurgulanıyor. Bu noktada film, belgeden çok çağrışımla ilerliyor. Arşiv görüntüsüyle müziğin üst üste binmesi bir bağlantı izlenimi yaratıyor. Ama izlenim ile kanıt aynı şey olmuyor ve dikkatli seyirci bu farkı not etmek zorunda kalıyor.
Müzisyenler de aynı yerde durmuyor. Gillespie turnelerinde, sorulduğunda Amerika’daki ayrımcılığı anlatmaktan çekinmedi. Armstrong 1957’de, Little Rock’ta siyah öğrencilerin okula alınmamasının ardından planlanan Sovyetler turnesini iptal etti ve Eisenhower hakkında basına çok sert sözler söyledi. Nina Simone 1961’de Lagos’a giden bir kültür heyetindeydi. Heyeti düzenleyen derneğin CIA parasıyla döndüğünü yıllar sonra öğrendi. Film bu farklı hikâyelere yer veriyor. Ancak hepsini aynı akış içinde verdiği için Gillespie’nin bilinçli ironisi ile Simone’un habersizliği birbirine fazla yakın duruyor.
Güvenlik Konseyi’ndeki çığlık
Lumumba’nın ölüm haberi şubat ortasında doğrulandı. 15 Şubat 1961’de, aralarında şarkıcı Abbey Lincoln ve davulcu Max Roach’un da bulunduğu bir grup, BM Güvenlik Konseyi oturumunu bastı. Filmdeki görüntüler kısa ve dağınık. Görevliler insanları itiyor, birileri bağırıyor, kamera sarsılıyor. Lincoln ile Roach birkaç ay önce We Insist! adlı albümü kaydetmişti. Albümde Lincoln’ün sözsüz çığlıklarından oluşan bir bölüm var. Grimonprez o sesi filmin farklı yerlerinde kullanıyor ve BM sahnesiyle birlikte düşünüldüğünde, devletin elçi diye dünyaya gönderdiği müziğin kendi devletine nasıl karşı çıkabildiğini gösteriyor.
Kongolu sesler
Filmde en çok yer kaplayan tanıklıklardan biri Andrée Blouin’inki. Orta Afrika doğumlu Blouin, Lumumba’nın protokol şefi ve yakın danışmanıydı. Bağımsızlık öncesinde Kongolu kadınları örgütleyen bir hareketin de başındaydı. Anıları My Country, Africa’dan okunan bölümler, kararları alanların değil, o kararların ortasında kalanların gördüklerini anlatıyor. Blouin’in sesi, filmi generaller ve diplomatlar arasında geçen bir satranç oyunu olmaktan kurtarıyor.
Kongolu yazar In Koli Jean Bofane ise hikâyeyi bugüne taşıyor. Ona göre Kongo’nun derdi hiçbir zaman fakirlik olmadı, zenginlik oldu. Dünkü bakırın ve uranyumun yerini bugün kobalt ve koltan aldı. Telefonların ve elektrikli arabaların bataryaları büyük ölçüde Kongo’dan çıkan kobaltla çalışıyor. Grimonprez arşiv görüntülerinin arasına günümüzün teknoloji reklamlarını andıran kısa parçalar yerleştiriyor. Bunlardan bazıları zekice. Bazıları ise Bofane’nin iki cümlede söylediğini bir kez daha, daha az incelikle söylüyor.
Kongo’dan büyük bir sahne
Film yalnızca Kongo’da kalmıyor. 1956’da Cemal Abdünnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesi, yeni bağımsız ülkelerin kendi kaynaklarına sahip çıkabileceğini gösteren ilk büyük örnekti. Londra ve Paris’in buna askerî müdahaleyle cevap vermesi ve geri çekilmek zorunda kalması da Afrika’da dikkatle izlendi. 1960 “Afrika yılı” diye anıldı. Yalnızca o yıl 15’ten fazla Afrika ülkesi bağımsızlığını ilan etti ve bunların çoğu BM’ye üye oldu. Genel Kurul’daki oy dengesi değişiyordu. Afrika ve Asya ülkelerinin birlikte hareket etmesi, Batı’nın alışkın olduğu çoğunluğu tehdit ediyordu.
Malcolm X bu tabloyu Harlem’den okuyordu. Ona göre Amerika’daki siyahların mücadelesi ile Afrika’daki bağımsızlık hareketleri aynı mücadelenin iki cephesiydi. Film onun konuşmalarına geniş yer veriyor. Aynı sonbaharda Nikita Kruşçev de Genel Kurul kürsüsünde Batı’nın sömürge sicilini sert bir dille sayıyordu. Grimonprez, Kruşçev’in öfkeli çıkışlarını bir gösteri gibi kurguluyor. Kruşçev’in Afrika’ya duyduğu ilginin de bir güç hesabı olduğunu, film açıkça söylemese de görüntüler ortaya koyuyor.
Kurgu
Rik Chaubet’nin kurgusu bütün bu malzemeyi sırayla anlatmıyor. Bir sahnede Léopoldville’deyiz, sonraki sahnede New York’ta, ardından Elisabethville’de ya da bir Alabama kasabasında. Bir diplomatın konuşması bir davul solosunun içine kesiliyor. Bir şarkı sözü, altındaki arşiv görüntüsüne yeni bir anlam yüklüyor. Seyirciye hazır bir sonuç verilmiyor. Bağlantıları kendisi kurması bekleniyor.
Bu yöntemin bedeli de var. Dönemi bilmeyen biri için iki buçuk saat boyunca onlarca isim, kısaltma ve tarih akıp gidiyor. Ekrandaki alıntılar okunacak süreden önce kayboluyor. Kasa-Vubu ile Lumumba arasındaki kopuşun nasıl yaşandığı, BM birliklerinin Katanga’da neyi yapıp neyi yapmadığı bir anda geride kalıyor. Kurgu zaman zaman düşüncenin önüne geçiyor. Müzisyenlerin hepsini cazın “özgürlük” fikrinin taşıyıcısı olarak göstermek de onların kendi aralarındaki ayrılıkları siliyor. Ellington’ın temkinliliği ile Roach’un açık radikalliği aynı şey değildi.
Yine de bu dağınıklık filmin bilinçli bir tercihi ve işe yarayan anları az değil. Film 2024’te Sundance’te özel jüri ödülü aldı, ardından en iyi belgesel dalında Oscar’a aday gösterildi.
Belçika’dan bakmak
Grimonprez’in Belçikalı olması filme ayrı bir ağırlık veriyor. Belçika, Kongo konusundaki suskunluğunu çok geç bozdu. Léopold heykelleri ancak 2020’deki protestolardan sonra tartışılmaya başlandı. Kral Philippe aynı yıl, sömürge döneminin acıları için ilk kez “derin üzüntü” bildirdi. Grimonprez bu hesaplaşmayı kendi ülkesinin arşivleri üzerinden yapıyor. Kongo’yu uzaktan izleyen bir Avrupalı gibi değil, faturanın bir kısmı kendisine kesilmiş biri gibi.
Lumumba’nın cesedi kurşuna dizildikten birkaç gün sonra çıkarıldı, parçalandı ve asitle yok edildi. Bu işi yapan Belçikalı polis memuru Gerard Soete, yıllar sonra bir televizyon programında bir dişi sakladığını anlattı. Belçika o dişi Haziran 2022’de, altmış bir yıl sonra, Lumumba’nın ailesine teslim etti. Kinşasa’da bir anıt mezara konan şey, ülkenin ilk başbakanından geriye kalan tek parçaydı.