Ousmane Sembène’in Emitaï filmi üzerine

Geçtiğimiz hafta ele aldığımız Sambizanga’da Maria, kucağında bebeğiyle hapse atılan kocası Domingos Xavier’in izini sürmek için Luanda’nın yollarına düşüyordu. Kişisel bir arayış olarak başlayan bu yürüyüş, Portekiz sömürgeciliğinin Angola’da yoksul ailelerin hayatına nasıl çöktüğünü adım adım açığa çıkarıyor ve sonunda bir halkın bağımsızlık davasına bağlanıyordu. Sarah Maldoror, 1972 tarihli bu filmde hikâyesini müziğin ritmine, Maria’nın yüzündeki suskun endişeye ve manzaranın içinde uzayıp giden yürüyüşlere emanet ederek şiirsel bir dil kuruyor. Senegalli yönetmen Ousmane Sembène ise bundan bir yıl önce çektiği Emitaï’de bambaşka bir yol izliyor. Kamerayı çoğunlukla sabit bırakan, sahneleri ağır ve ölçülü bir tempoyla akıtan, duyguyu bilinçli olarak geri plana çekip izleyiciyi olayların mantığı üzerine düşünmeye zorlayan gerçekçi ve öğretici bir sinema benimsiyor. Bu üslupla seyirciyi ülkesinin güneyindeki Casamance bölgesine götürerek yeni bir soru ortaya atıyor. Bir topluluğu ayakta tutan ürüne el konulmak istendiğinde direniş nereden doğar?

1971 yapımı Emitaï, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Diola halkının Fransız sömürge idaresiyle yaşadığı karşılaşmayı konu ediniyor. Kadrajda cepheler, büyük ordular ya da devlet adamları yer almaz. Anlatı, bir köyün ambarındaki pirinç etrafında kuruluyor. Fransız birlikleri hasadın belirli bir kısmının orduya teslim edilmesini isterken köylüler emeklerini ve alışageldikleri yaşam düzenini korumaya uğraşır. Mesele kısa sürede bir erzak hesabını aşar ve ürünü kimin yetiştirdiği, kimin tüketeceği, insanların alın terleri üzerinde ne kadar söz hakkı taşıdığı gibi sorular filmin omurgasına yerleşir. Sembène, sömürgeciliği köy meydanından, tarladan ve ambardan bakarak kavrarken özgürlüğün hangi noktada başladığını da tartışmaya açıyor.

Fransa’da savaş, Afrika’da bedel

Filmin tarihsel zeminini kavramak için savaş yıllarındaki Fransa’ya bakmak gerekir. Almanya ile ateşkes imzalayan Mareşal Pétain’in Vichy rejimi ülkenin bir bölümünü yönetirken Charles de Gaulle, Londra’dan Özgür Fransa hareketine önderlik ediyordu. Merkezi Dakar olan Fransız Batı Afrikası, Genel Vali Pierre Boisson’un idaresinde uzun süre Vichy’ye bağlı kaldı. Eylül 1940’ta Dakar önlerine gelen İngiliz ve Özgür Fransız filosu geri püskürtülmüştü. Kasım 1942’de Müttefiklerin Kuzey Afrika çıkarmasının ardından Fransız Batı Afrikası’nın siyasi yönelimi değişmeye başladı. Pierre Boisson yönetimi Müttefiklerle iş birliğine yönelse de Özgür Fransa’ya geçiş hemen gerçekleşmedi. Temmuz 1943’te Boisson’un yerini Pierre Cournarie aldı ve bölgenin yönetiminde de Gaulle yanlısı çizgi güç kazandı.

Sembène, bu el değiştirmenin Casamance köylüsü için ne ifade ettiğini sorgular. Köylünün kaygısı, Fransa’da iktidarı hangi kanadın elinde tuttuğu değildir. Onu ilgilendiren, kendi yaşamı üzerinde ne kadar karar sahibi olabildiğidir. Film, köyün genç erkeklerinin zorla toplanıp sömürge ordusuna yazılmasıyla açılıyor. Ardından gelen pirinç talebi, uzaktaki bir savaşın faturasının Afrika köylerine nasıl kesildiğini gösteriyor. Fransa, işgale karşı egemenlik savaşı verirken sömürge halklarına kendi iradeleriyle hareket etme hakkı tanımaz. Paris’i kurtarma hedefi, Casamance’taki emeğe ve ürüne el koymanın gerekçesi hâline gelir.

Yönetmenin eleştirisi, Pétain ile de Gaulle arasında taraf tutmakla sınırlı kalmaz. Filmde Pétain portresinin duvardan indirilip yerine de Gaulle’ün resminin asıldığı sahne, bu bakışın en ironik ifadesidir. Kimin resmi asılırsa asılsın kışlanın düzeni ve köylüye uygulanan baskı aynı kalır. Sembène, olayları kesin bir takvime bağlamaktan özellikle kaçınır ve Vichy’den Özgür Fransa’ya geçişi, köylülere yönelik şiddetin kesintisiz sürmesiyle yan yana koyar. Böylece iki siyasi çizgi arasındaki farkı yok saymadan, farklı yönetimler altında da devam edebilen sömürgeci tahakkümü görünür kılar. Ortaya çıkan soru şudur: Kendi bağımsızlığı için savaşan bir ülke, başka halkları boyunduruk altında tutmayı nasıl açıklayabilir?

Pirinç kimin?

Diola toplumunda pirinç, bir tarım ürününden fazlasıdır. Çeltik tarlalarında büyük ölçüde kadın emeğiyle yetiştirilen bu ürün, köyün beslenme kaynağı olduğu kadar törenlerin, ölü gömmenin ve topluluk bağlarının da merkezinde durur. Fransız askerleri içinse ordunun iaşesini karşılayacak bir stoktan ibarettir. Sömürge yönetimi askeri gereksinimleri öne sürerken pirinci yetiştirenlerin akıbetini hesaba katmaz. Hasadın elden çıkması, köyün önümüzdeki mevsimi nasıl atlatacağı sorusunu doğurur. Bu yüzden ürünü saklamak, ekonomik bir kaynağı korumanın ötesinde kendi geleceği hakkında karar verme hakkını savunmak anlamına gelir. Sembène bu itirazı slogana başvurmadan, köyün sıradan bir gününün dokusu içinde kuruyor.

Filmin adı da bu dünyanın manevi boyutuna işaret ediyor. Emitaï, Diola inancında gökle ve gök gürültüsüyle özdeşleşen tanrısal varlığın adıdır. Köyün önemli kararları atalara ve tanrılara danışılarak, kurbanlar sunularak alınır. Askerlerin talebi bu nedenle topluluğun inanç düzenini de sarsar. Sembène bu düzeni kusursuz göstermiyor. Yaşlılar sömürge yönetimine nasıl karşılık vereceklerini tartışırken bir kısmı tanrılardan işaret beklemekte direnir, bir kısmı ise hemen harekete geçmek ister. Köyün önderi Djimeko’nun yanına aldığı birkaç adamla askerlere karşı koyması ve ağır kayıplar vermesi, geleneksel otorite ile sömürgeci şiddet arasındaki gerilimi derinleştirir. Ölüm döşeğindeki Djimeko’nun tanrılara seslendiği sahne, yenilginin insan bedenlerinin yanı sıra bir inanç dünyasını da yaraladığını düşündürüyor.

Kadınların sessiz direnişi

Emitaï’nin en güçlü yanlarından biri, mücadelenin ağırlık merkezine kadınları yerleştirmesidir. Sembène, sömürge karşıtı direnişi silah taşıyan erkeklerin hikâyesine indirgemiyor. Pirinci saklayan ve yerini açıklamayı reddeden köyün kadınlarıdır. Askerler onları meydanda toplayıp kavurucu güneşin altında saatlerce rehin tutar, erkekler hasadı teslim edene dek serbest bırakmayacaklarını bildirir. Kadınlar baskı arttıkça geri adım atmaz.

Film boyunca kadınlar az konuşur, erkekler ise uzun müzakerelere dalar. Bu karşıtlık, yönetmenin mesafeli anlatımıyla da örtüşüyor. Sembène coşkulu bir dramatizasyona başvurmadan iki tavrı yan yana koyuyor ve hükmü seyirciye bırakıyor. Kadınların suskunluğu kararsızlıktan değil, direnişin sözden çok eylemle örülmesinden kaynaklanıyor. Yaşlıların bir bölümü ise aileleri daha ağır cezalara uğramasın diye pirinci teslim etmeye razı oluyor. Bu kabulleniş, sömürge gücü karşısında yaşanan çaresizliğin dışavurumu sayılabilir. Kadınların direnci ise ambarın boşalmasının köyü nasıl bir geleceğe sürükleyeceğine dair derin bir kaygıyı yansıtıyor. Sembène bu iki yolu cesaret ile korkaklık gibi kolay bir ayrıma sıkıştırmıyor, baskı altındaki bir topluluğun hayatta kalmak için verdiği zor kararı bütün ağırlığıyla perdeye taşıyor.

Kadınların kararlılığı kolay bir zaferle ödüllendirilmez. Teslimatın yapılacağı anda köylülerin son itirazı silahla karşılanır ve film bir katliamla kapanır. Yönetmen, haklı bir davanın mutlaka galip geleceği yanılsamasına kapılmıyor. Güç dengesizliğinin acı sonucunu gizlemeden, insanların kendi hayatlarını savunmak uğruna ödediği bedeli seyircinin önüne koyuyor.

Aline Sitoé Diatta ve tarihsel hafıza

Casamance’taki sömürge karşıtı mücadeleden söz edildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri Aline Sitoé Diatta oluyor. Kabrousse doğumlu bu Diola kadını, 1940’ların başında dini önderliği ve toplumsal etkisiyle tanınmış, köylüleri sömürge idaresine pirinç teslim etmemeye ve geleneksel tarıma sahip çıkmaya çağırmıştı. 1943’te tutuklanarak Fransız Sudanı’na sürgün edilen Diatta, 1944’te Timbuktu’da hayatını kaybetti. Zamanla bölgenin direnişini simgeleyen bir isme dönüşen bu kadın Emitaï’de doğrudan görünmüyor. Ancak filmin anlattığı yıllar ve topraklar onun hareketinin yeşerdiği zeminle örtüşüyor. Sembène’in tercihi burada anlam kazanıyor. Yönetmen, efsaneleşmiş bir kahramanı merkeze almak yerine direnişi köyün yaşlılarına, kadınlarına ve gençlerine paylaştırıyor. Böylece mücadele, hafızada tek bir yüze sığdırılan bir destan olmaktan çıkıp ambarını, tarlasını ve ortak yaşamını savunan bir topluluğun eylemine dönüşüyor.

Sömürgeciliğin görünmeyen yüzü

Emitaï, sömürgeciliği büyük siyasi kararların ötesinde bir işleyiş olarak ele alıyor. Askeri emirler, hasadın toplanması, cezalandırma yöntemleri ve köy içindeki görüş ayrılıkları bu düzenin dişlileri gibi birbirine geçiyor. Şiddet yalnızca Fransız subaylarının varlığıyla açıklanamaz. Köylülerin karşısına dikilen tüfeklerin çoğu, sömürge ordusuna yazılmış Afrikalı askerlerin elindedir. Sembène’in bu ayrıntıya gösterdiği özen ise tesadüf değildir. Yönetmen savaş yıllarında Senegal tüfekçileri arasında bizzat hizmet etmiştir. Ancak yerel askerlerin varlığı sorumluluğu sömürge otoritesinden almaz. Kaynağı talep eden, emri veren ve cezayı uygulatan güç odur. Film, sömürgeciliği dışarıdan gelen bir ordunun ötesinde, toplulukların ilişkilerini yeniden biçimlendiren bir iktidar düzeni olarak tanımlıyor.

Sembène’in sinema anlayışı da bu yaklaşımda belirginleşiyor. Ona göre tarihsel bir film, geçmişi kayda geçirmekle yetinmez, seyircinin yerleşik kabullerini sarsar ve o geçmişin nasıl hatırlandığını da sorgulatır. Bu nedenle Emitaï’yi yaşananların birebir belgesi olarak okumak yanıltıcı olur. Film, belirli bir dönemin gerçeklerinden yola çıkarak sömürgeciliğin siyasi, ekonomik ve toplumsal katmanlarını tartışmaya açıyor. Bir köyün ambarından savaşa, iktidara, inanca ve dayanışmaya uzanan sorular türetmesi, yönetmenin anlatı gücünün kaynağıdır.

Maria’nın Luanda yollarındaki arayışı Angola’daki sömürge düzenini nasıl ifşa ediyorsa, Casamance kadınlarının meydandaki sessiz bekleyişi de Fransız idaresinin gerçek yüzünü öyle açığa çıkarıyor. İki film farklı coğrafyalarda ve farklı koşullarda geçse de her ikisinde adı bilinmeyen insanlar büyük tarihin merkezine yerleşiyor. Bağımsızlık mücadelesi böylece aileleri, çiftçileri ve evini korumaya çalışan herkesi kapsayan bir deneyime dönüşüyor. Sembène’in filmi bugün de üzerinde düşünmeye değer bir soru bırakıyor. Özgürlük, bir devletin kendi egemenliğini savunmasıyla mı sınırlıdır, yoksa her topluluğun kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmasını da gerektirir mi? Ambarındaki hasadı vermeyen Diola kadınları bu soruya eylemleriyle cevap veriyor. Onlar için direniş, kürsülerden okunan bildirilerle değil, tarlada yetişen ürünü sahiplenmek ve kendi geleceklerinin başkalarınca belirlenmesine itiraz etmekle başlıyor.