Hayatımıza aldığımız her yeni kitapla dünyanın uzak veya yakın bir tarihinde, gitmeye ömrümüzün vefa edemeyeceği, belki hayalini dâhi kuramayacağımız bir parçasında dolaşırız. Hayatımıza aldığımız her yeni kitapla olmak yolunda inşa edilen anlama çabasına bir tuğla daha bırakırız.

Elimde Mahir Nakip’in Kerkük’ün tarihi üzerine kaleme aldığı Üç Kelebek adlı biyografik romanı var, Nisan 2026’da Hece yayınlarından, Atıf Bedir editörlüğünde çıkmış, 175 sayfa. Hafta sonu, dergimi almak için uğradığım yayınevimde, kıymetli Ömer Faruk Ergezen’in güzel bir armağanı oldu bana. Üç Kelebek’in mimarı, Mahir Nakip de oradaydı ve 31 Ekim’in anısına ince bir imza bıraktı kitabının ilk yaprağına…

Bir göç romanı Üç Kelebek, bir ayrılık, bir hasret. Uğruna can verilen ülkülerin romanı, toprak sevgisinin... Şekerciler ailesinin Tebriz’den Kerkük’e göçünü konu alan eser, Kerkük’ün mayasını, örf ve inanışlarını benimseyen bu küçük insan topluluğunun karşılaştığı zorlukları, kayıpları, şahit olduğu saldırıları ve bu topraklarda çoğalarak kök salarken bir sonraki kuşağa intikal eden iman kudretini konu alır. İran Şahı Kerim Han Zend’in 1779’da Osmanlı Devleti karşısındaki bozgunuyla Tebriz’de asayiş bozulmuştur. Üstelik iyi ve dürüst bir şekerci olan Şerif, annesinin biricik emaneti kızkardeşi Gülizar’a hem yaşlı hem de halk tarafından sevilmeyen bir müdürün ısrarla talip olmasından rahatsız olmuştur. Böylece malını mülkünü satar ve ailesini yanına katarak yerleşmeye karar verdiği Kerkük’e doğru yolculuğa çıkar ancak bundan önce yazar, IV. Murat’ın Bağdat’ı fethinden sonra sulh ve huzur ortamında bir Osmanlı ve Türk şehri olarak yaşayan Kerkük’ü tarihi dokusu ve sosyolojik yapısıyla ele alır. Şehrin ortasından geçen Hasa Çayı’nın Kerkük’ü Yeni Yaka (Karşı Yaka) ve Eski Yaka olarak ikiye böldüğünü, Eski Yaka’nın eski camileri, tekkeleri, türbeleri ile daha otantik ve folklorik bir yapı içerdiğini, Osmanlı idaresi altında kurulan Yeni Yaka’nın ise sarayları, kışlaları, medreseleri hatta çıkardığı Maarif gazetesi ile şehrin okur yazar kesimini bulundurduğunu masalsı bir dille anlatır (s. 7-12). Ancak Kerkük hayatına çok kısa zamanda uyum sağlayan ve halk tarafından benimsenen Şerif’i eşi, kızkardeşi Gülizar ve Rahim, Mehmet Ali, Sait adını verdiği üç çocuğu ile yollara düşüren huzurlu Kerkük rüyâsı uzun sürmez. Şehre yayılan koleraya oğul Mehmet Ali ile kızkardeş yenik düşer. Kızkardeşinin ve oğlunun ıstırabıyla içine çekilen Şerif de altmış yaşlarında hayata veda eder.

Eser, Şerif’in oğlu Sait’in evlenmesi ve çoğalması ile devam etse de şehrin serüvenini anlatırken onun da çocuklarından Mustafa ve ilk torunu Selahattin merkezinde ilerler. Kerkükle birlikte Kerkük’ün kaderini etkileyen Osmanlı’ya alan açar. Kitapta II. Abdulhamit’in tahttan indirilmesi (s. 23), Meşrutiyetin ilanı, 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı ve Kerkük’ün yedi ay gibi bir zaman daha Osmanlı’da kalmasını sağlayan (s. 25) Kut’ül Ammare Savaşı gibi önemli meselelere yer verilir. Şerif’ten sonraki üçüncü neslin ata mesleği şekercilikten uzaklaşarak Kerkükleşmesi de tarihsel akış içerisinde takip edilir. Kerkük’ü Araplaştırma politikası (s. 30), 12 Temmuz 1946’da Irak polisinin Gavurbağı Mahallesinde miting yapan işçilere ateş açması (s. 31), eserin sıkça üzerinde durduğu 14 Temmuz 1958’deki askerî ihtilâl, Halkın Direnişçileri adıyla oluşturulan örgüt faaliyetleri, Şerif’in torunları üzerinden Kerkük’ün yaşadığı travmaları ortaya koymak açısından önemli kavşaklardır. Bu silsilede Mustafa’nın toprak bilinciyle bir varlık ortaya koyan oğlu Selahattin’in özel bir yeri vardır. Mübeccel, Müzeyyen ve Sonay adındaki “üç kelebek” e baba olan Selahattin, Kerkük davasını hayatının mefkuresi hâline getirdiği için türlü zorbalıklara, sürgünlere maruz kalır ama bir yıla kaldığı Amare şehrinde bile hürmet ve muhabbetin yeşerttiği ilişkiler tesis eder. Gözünün nuru Kerkük’e döndükten sonra, bir Ramazan gecesi dükkânında kurşunla taranarak şehit edilir. Ardında yaralı bir eş, üç kız evlat, büründüğü siyahlardan bir ömür çıkmayacak bir anne, babası Mustafa ve kardeşlerini bırakır.

Kitap bundan sonra Selahattin’in üç kızını; onların kişilik özelliklerini, acılarını yaşama şekillerini, algı dünyalarını, ideallerini ve kendilerini bulma serüvenlerini mercek altına alarak ilerler. Üç Kelebek biyografik bir roman olmasının yanında Türkmenler’in Molla Sadık gibi önemli şairlerine, kimi kelimelerine, deyimlerine, örf ve adetlerine de yer verir. Düğün ve cenaze merasimlerini tafsilatıyla anlatır. (s. 88, 89) Kerkük’ün ev içlerine girer; evlerin en önemli yaşama alanı ve toplanma yeri olan “büyük ev” i, duvarlarındaki alçı süslemeli siperliklere “çırağlığ” ve simetrik oyuklara da “terece” dendiğini (s. 101), evin gizli ve gizemli, penceresiz köşeleri olan “sırhana” yı (sırhane), Kerkük’te ailelerin haftada bir mahalle hamamına gitme adetlerini (s. 102), doksanlı yıllara kadar bahar sonundan güz başına dek damlarda yatıldığını (s. 103), bayramlarda ve eğlence günlerinde şeker, ceviz, tarçın ve kakule ile pişen kurabiyelere “külçe” adı verildiğini (s. 129) okurun ilgisini içine çekerek anlatır.

Tebrizli Şerif'in göçüyle başlayan Kerkük serüveni şehit Selahattin’in kardeşi Sabahattin’in, üç kelebeğe ve ailesine sahip çıkma bilinciyle Bağdat’a yerleşmesiyle devam edecektir. Aile artık Bağdat’ta bulunsa da Kerkük, içlerinde her daim diri kalacaktır.

Burada, Üç Kelebek’in bu ilk baskısında bir takım teknik aksaklıklar olduğu da belirtilmelidir. İkinci baskıda revize edilmesi gereken kimi cümlelerle birlikte kitapta bazı bölümlerin yeniden basılması, Kerkük’ü derinlemesine işleyen eserin nazar boncuğu olmuş. İnanıyorum ki yayınevi yeni baskıda yeni düzenlemelere gidecektir.

Bâki selam.