Yola çıkmak yolda olmanın bilincine varmaktır. Zira her yolculuk başlangıç ve bitiş durakları arasındaki o kısacık zamanda büyük göçü düşündürecek bir kabiliyet taşır. Hele konaklanan menzil İslâm medeniyetinin mayasını bulunduruyorsa; hafızası, hatırası, rüyası dünyaya doğan o Nur ile doluysa...

Mekke. Safa’nın ve Merve’nin, kıyamın ve zemzemin şehri. Son peygamberi bir inci tanesi gibi bağrından çıkardığı hâlde onun kendinden kaçışına, saklanışına şahit olan ve yeniden geleceği günü hasretle bekleyen soylu belde. Sevileni peygamberliğe hazırlayan ve ilk vahyin “oku!” emriyle buluşturan Hira Dağı da onda, sevilenin Medine’ye hicretinin önemli bir cüzünü temsil eden sığınış sembolü Sevr de; “korkma Ya Ebubekir, Allah bizimle beraberdir.”

Haccın toplanma ve eşitlenme meydanı Arafat da onda, ilk iman sahibi Haticetü-l Kübra’yı ve nice güzideyi bağrında saklayan Cennetü’l-Mualla da...

Yaratanın “Celâl” sıfatıyla tezyin ettiği mekân. Heybetli. Vakur. Buna rağmen yabancılık duymak, kabz hâli yaşamak yok onda. Zira her gözyaşı aynı nehre akıyor, titreyen kalplerin elçisi eller aynı ahenkle göğe açılıyor. Tebessümler, ümitler, sevinçler aynı hizada duruyor. Mekke Kâbe’nin muhafızı olduğu için emniyetli. Kâbe. Yüzyıllardan beri devam edegelen o som mananın üzerine altın işlemeli siyah bir kaftan giydirilmiş; siyahın en güzel hâli. Doğu duvarında gümüş bir mahfaza ile çerçevelenen ve başlangıçta sütten ak olduğuna inanılan siyah taş (hacerül esved) bulunuyor; peygamberlerin atası Hz. İbrahim’in oğul İsmail ile Kâbe’yi yeniden inşa ettiği zamandan günümüze gelmiş. Bazı kaynaklara göre menşei cennet bu taşın. Hz. Muhammet’in henüz nübüvvete ermediği çağlarında, Kâbe’nin bakımında çıkan tartışmaya hakem tayin edildiği ve bulduğu çözümle güvenilirliğini pekiştirdiği anlamlı taş, selam güzeli. Az ilerde Bakara’ya ve Âl-i İmrân’ın “Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer” ayetine mevzu edilen Makam-ı İbrahim duruyor. İbrahim peygamberin beyti inşa sürecinde iskele olarak kullandığı ve çağların seline, rüzgârına, sarsıntısına incelikle bıraktığı mübarek ayak izi sarı, altıgen bir camekân içinde. Sonra asırların birikimini altın bir sırla perdeleyen Kâbe kapısı; Hacerü’l-Esved ile bu kapı arasında kalan, duaların kabul diyarı olduğuna inanılan Mültezem ve yarım daire biçimindeki Hicr-i İsmail; her biri Kâbe güzelliğinin emsalsiz parçaları. Bütünü seyre dalarken bu parçalar kendini ve tarihini ayrı ayrı okumaya çağırıyor ziyaretçisini. Onca nakış arasında beni Hacerül esved kadar heyecanlandıran, karşısında tefekkür nimetiyle otururken ruhumu kanatlandıran küçük, kibar bir detay daha var; “Altın Oluk”. Çatıda biriken yağmur sularını toplamak ve Hatim Bölgesine aktarmak için yapılan altın kaplama bir oluk. İnsana ince bir inşirah üflediğini hissettiğim bu ayrıntı Kanuni’den I. Ahmed ve Abdülmecit’e kadar Osmanlı hükümdarlarının yeniden ele aldığı bereket nişanesi.

Bu incelikler manzumesi arasında dönmek, “lebbeyk” nidâlarıyla ve sadrın taşıdığı nice duayla dönmek, ateşe koşan pervaneler misali o azametli memba etrafında dönerken kendinden biraz daha sıyrılmak tavafın sevgili gayelerinden… Her kademede benden ve dünyadan biraz daha hissedilebilir bir soyutlanmayla uzaklaşmak, her say basamağında gittikçe derinleşen, kalbi sır girdabının içine çeken iklim katmanlarıyla yeniden taşmak, aşmak, âşık olmak, varış yerine ezel meclisinden aşina olan ruhların kaderi… Bu muhteşem akış içerisinde renkler, diller, ırklar, tarihler birbirine karışarak eriyor ve sonra kuşlar da ezber ettiği anlam dilinin temposuna ayak uyduruyor. Kâbe’de insanla birlikte onun bildiği ve kavrayamadığı nice canlı dönüyor, dönüyor…

Her hâliyle Mekke, devasa şiirimizin büyük parçalarından olduğunu haykırıyor.

Selam ile.