0

Mübarek birine rüyasında cennet ve cehennem gezdirilir. Cenneti gezdikten sonra sıra cehenneme gelmiştir. Cehennemde hayretle ve dehşetle ilerlerken, gözü sıra sıra dizili kuyulara ve bu kuyuların başında alev topuzlarıyla bekleyen zebanilere takılır. Fıkra o ya; kim kuyudan tırmanıp dışarıya başını uzatsa, zebaniler ellerindeki alevli topuzu indiriyor tekrar içeri atıyordur. Gördükleri karşısında irkilen mübarek, birinci sıradaki kuyunun başına gelir ve yanında kendisini gezdiren meleğe sorar "Bu kuyuda kimler var?" Melek "bu kuyuda dünyada yetim malı yiyenler var" der. İkinci kuyunun başına geldiklerinde tekrar "Bu kuyuda kimler var?" diye sorar mübarek. Melek "dünyada insan öldürenler var" der. Aynı şekilde yine üçüncü ve dördüncü kuyuları da gezdikten sonra, hemen ötede başında hiçbir zebaninin olmadığı bir kuyuyu fark ederler. Fakat kuyunun başında zebani olmamasına rağmen kuyudan çıkmaya çalışan kimse de yoktur. Oldukça meraklanan mübarek, meleğin "bu kuyuda Müslüman günahkarlar var" sözüyle daha da şaşırmıştır. "Ama burada zebani niye yok" sorusunun karşılığında ise, Meleğin "burada zebaniye ihtiyaç yok ki. Çünkü kim kuyudan çıkmaya çalışsa diğerleri o çıkmasın diye ayaklarından çekiyor zaten" cevabı ile şoka girer.

Sonbaharın şu demlerinde, namı değer DAEŞ'in hain eylemleri ve örgütün geri planındaki gerçeklerle meşgul olduk maalesef. Kimilerine göre Maliki yönetiminin baskıcı politikaları sebebiyle doğan DAEŞ, kimilerine göre Esed zulmüne karşı bir fraksiyon olarak tanımlandı. Bazı araştırmacılar, Ebu Greyp cezaevindeki işkencelere maruz kalanların örgüte katılımından söz ederken, bazısı otorite boşluğuna dikkat çekti. Bu gün ise, bir tek DAEŞ olmadığı, örgütün İngiltere'nin, ABD'nin, Almanya'nın ve İran'ın emrinde parça parça kollara ayrıldığı bile söylendi. Hatta bu kolların, birbirleri aleyhinde dahi, saha operasyonlarını yürüttüğü de ifade edildi. Bu aslında doğru olandı.

Bu çerçevede, yenidünya düzeninin odak noktasında bulunan Ortadoğu toprakları, yeni oyunlara sahne oluyordu. Birilerinin iştahını kabartan petrol ve enerji yatakları, yeni dengelerin acımasız trajedisiyle ile sarsılıyordu. Siyasi açıdan bölgenin istikrarına, kaynaklarına ve Türkiye'nin güvenliğine kast edenler, bir taşla birçok kuşu vurmanın derdindeydiler. Hedeflenen sonuç hepimizin malumunu üzere, Türkiye başta olmak üzere tüm bölgeye boyun eğdirmekti. Bahsedilen bu tezler enine boyuna konuşulsa da, mesele bir yönüyle gözlerden kaçıyordu. O da umarsızca başlatılan İslamafobia akımıydı. Çünkü Avrupa Birliği'ne üye 25 ülkede yaşayan Müslümanların toplam sayısı 15 milyonu geçmişti. İlk sırada 5 milyonluk Müslüman nüfusuyla Fransa gelirken, onu sırasıyla 3,4 milyon ile Almanya, 1,6 milyon ile İngiltere ve toplamda 1,8 milyon katılımla Hollanda, İtalya, İspanya, Belçika, Avusturya takip ediyordu. ABD'de ise bir ulusal gazeteye röportaj veren generalin, ABD ordusunda Müslümanlığını seçen 18 bin civarında askerin olduğunu açıklaması da batı için endişe vericiydi. Yani Batı ülkelerinde hızla yükselen İslam Dinine karşı muhtemel bir operasyon söz konusuydu. Yolun sonunda bu zihniyetinin, ulusal güvenlik bahanesiyle ülkelerindeki Müslümanları, DAEŞ militanlarıyla ilişkilendirerek baskı uygulaması sürpriz olmayacaktı. Böyle bir politika Müslümanları göçe zorlayacak, itibarsızlaştıracak ve İslam'a karşı kamu desteği sağlanacak sosyolojik sonuçları da beraberinde getirebilecekti.

Burada dikkat çekmek istediğimiz en acıklı huus, DAEŞ oyununda figüranlığı seçen cahillerin, çıkarılan fitne fücuru İslam adına işlemesiydi. Yani bölgede ajanların arkasında saf tutan saftirikler, bir anlamda Siyonizm'in ekmeğine yağ sürüyordu. Oysa bu anlayış, "bir insanı öldürmeyi tüm insanlığı katletmekle eş değer tutan" dinimize yapılan en ağır hakaretti. "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" düsturundaki bir Peygamber'den, ne denli habersiz olduklarının da açık göstergesiydi. Girişte değindiğimiz fıkrayı bu dairede değerlendirirsek; bir cihette yükselen İslam İnancını, yine cahil mensupları tarafından geriletilmeye çalışıldığını düşünmek mümkündür. Bu minvalde bize bir düşmandan ziyade yine bizler zulmediyorduk. Açıkçası "Biz, bir birimize zulmettiğimiz için düşman da bize zulmediyordu" gerçeğini yaşıyorduk.Kaldı ki, Fransa'da Kur'an ların yakılması, Kanada'da camilerin kundaklanması ve Almanya'da bazı Müslümanların suikasta maruz kalmaları devam eden sürecin geldiği son noktaydı. ABD Cumhuriyetçi başkan adayı Trump'un, başkan olduğu takdirde "ülkesindeki camileri kapatma" vaadi de bu tezimizin doğruluğunu ispatlıyordu.

Bu perspektifte barış içerisindeki İslam Ülkelerine baktığımızda, konunun özü bakımından durum pekte farklı değildi. Bu benzerlik; para, makam, menfaat uğruna irfani ve vicdani duruşunu unutan ve her türlü hainliğe soyunan kişilerin aynı cehaletin ürünü oluşuydu. Üzülerek belirtmeliyiz ki ülkemizde de "birilerini yemek veya yükselişini engellemek "için paralelci iftirası atılması bu aralar revaçta seyrediyordu. Çıkarları uğruna çamur at izi kalsın mukabilindeki bu anlayış, soruyorum; günümüzde emperyalistlerin İslam Dinine karşı yaptıkları çirkin algı operasyonundan farklı mıydı? İşte Hz.Peygamber (sav) Tebük Seferi dönüşü "Küçük savaştan büyük savaşa girdik" sözünü, tamda anlattığımız konunun muhtevası için zikretmişti.

Son tahlilde diyeceğim o ki "Silkinip ve kendinize gelmenin ve sahip olduğunuz değerlerin kıymetini bilmenin vakti gelmiştir. Hazıra konan, kıymet bilmez miras yedilikten kurtulmak için zararın neresinden dönersek kardır. Pranga vurulan kalbimizde ve nifak tohumları ekilen ruhunuzda dostluk iklimi tekrar ilan etmekten başka çaremiz yoktur. Unutmayalım ki elimizdekiyle yetinmek ve buna kanaat getirmek aynı zamanda Allah (cc) şükür etmek manasındadır. Aksi ise maazallah isyanla sabittir. Nihayetinde kul hakkıyla İlahi huzura varmayı kimseye istemez öyle değil mi?

Biz hatırlatalım da...