0

Sivil toplum, özgün bir tarihsel arka plana sahip. Batı'da Rousseau, Marx ve Hegel'e uzanan bir hikayesi var. Niyetim bu hikayenin dolambaçlı yollarına girmek değil. Sivil toplumu Fuat Keyman'ın tanımını ödünç alarak en genel ifadelerle, "bir toplumun kendisini ve eylemlerini bir bütün olarak, devlet iktidarının baskısı ve denetimi altında olmayan gönüllü örgütler yoluyla örgütlemesi" olarak tarif edebiliriz. Dolayısıyla kavramın toplumun gönüllü teşekkülleri ile kendi kendisine iş yapabilme becerisine ve alışkanlığına göndermede bulunduğu söylenebilir. Bu devlete karşı olmak ve devletle çatışmak manasına gelmiyor. Aksine devlet-toplum ilişkisinin sıhhatini garanti altına alıyor. Örgütlü kurumsal bir yapı ile bir insan tekinin hiç de orantılı olmayan güç dağılımı toplumun kendi kendisine örgütlülüğü ile bir dengeye kavuşuyor. Bunun aksi olan hiçbir vasatta, gündelik hayatın kılcallarına kadar nüfuz edebilen modern kurumsallıklar karşısında bir insan tekinin güçsüzlüğüne derman olunamıyor.

Sivil toplumun uzantısı olan gönüllü teşekküller, Sivil Toplum Kuruluşları. STK'lar kendilerini öyle tanımladıkları için değil yukarıda ifadesi olunan durum içerisindeki nitelikleri itibariyle bu tanımı hak ederler. Dolayısıyla yüzlerce tabelanın varlığı sahici STK'ların varlığına delil değil. Ancak bağımsız, özgür ve özgün nitelikleriyle tebarüz edenler müstesna. STK'lar gönüllü oldukları işleri bağımsız olarak ortaya koyduklarında varoluşlarını anlamlı kılarlar. Yoksa herhangi bir kamu kuruluşu gibi hareket edildiği vakit zaten varlıklarının da bir anlamı yok.

Bizde manzaranın çatallaştığı nokta da tam burası. Türkiye'de STK'ların eğilimi kendi kendilerini kamulaştıran bir seyir izliyor. Sivil Toplum Kuruluşu olmakla Kamu İktisadi Teşebbüsü olmak arasındaki farkın silikleştiği bir yerde her şeyden önce toplum güçsüzleşir, insan kaybeder. Öte yandan bu vaziyet Sivil Toplum Kuruluşu kisvesi altında, suiistimaldir. Bu nedenle gayri ahlakidir de.

Bizde manzaranın trajikomik boyutlarını göstermesi bakımından 1976 yılında Kartal Tibet'in yönettiği Tosun Paşa filmini belki yeniden izlemekte fayda var. Hatırlarsanız filmde Tellioğlu ve Seferoğlu Aileleri, Yeşil Vadi için birbirleriyle mücadeleye girerler. Vadinin kime ait olduğuna devlet görevlileri de karar veremezler. Tellioğlu ve Seferoğlu aileleri Yeşil Vadi'yi ele geçirmek için İskenderiye'nin en büyük devlet memuru olan Daver Bey'in kızı Leyla'yı (Müjde Ar) almak için kıyasıya bir mücadeleye girerler. Daver Bey, Leyla'yı Seferoğullarına vermeye karar verir. Bu durumda Tellioğulları daha büyük bir torpil için evin uşağı olan Şaban'ı (Kemal Sunal) Kahire sarayının en heybetli paşası olan Tosun Paşa olarak tanıtırlar. Tosun Paşa kılığındaki Şaban Tellioğlu Ailesinin en büyük oğlu Lütfü'nün (Şener Şen) yakın arkadaşı gibi davranıp, Yeşil Vadi ve Daver Bey'in kızı Leyla'yı Tellioğullarına kazandıracağına Leyla'ya kendisi aşık olur ve her şeyi eline yüzüne bulaştırır. Sonunda gerçek Tosun Paşa, Kahire sarayından çıkıp gelir. Gerçek Tosun Paşa, Yeşil Vadiye el koyar ve Daver Bey'in kızını da alır.

Bugün itibariyle mevcudiyetlerine gereksinim duyduğumuz sivil, özgür ve bağımsız STK'ların yerine STK görünümlü, bol üyeli ancak varoluşunun gereği olanı unutup Daver'in Bey'in kızını alarak kısa yoldan hedeflerine ulaşmanın derdine düşmüş yapılar ile karşılaşıyoruz. Bir şekilde kapılanma-nemalanma döngüsüne girerek üyelerine saadet zinciri vaat ederek ilkesizliğin dibini bulan bu yapılar sahici teşekküllerin, samimi çabaların, gönüllü ve gönülden çıkışların da yolunu kesiyorlar. Kuşkusuz bu tür yapılar esasında en büyük darbeyi yine toplumun kendisine vuruyorlar.

Varlığını devletin, iktidarın veya iktidar odağının baskılanması, yönlendirilmesi ve dengelenmesi üzerine anlama kavuşturan yapıların bu anlamlarını göz ardı ederek devletin gölgeliğinde nemalanmayı seçmeleri, toplumu iki tür açmazla karşı karşıya bırakıyor. Birincisi toplumun güç ve niteliğinin göstergesi olmaları hasebiyle yapılan görev kaçkınlığı toplumu takatsiz, rant ve imtiyaz peşinde koşan kapıkuluna dönüştürüyor. İkincisi doğası itibariyle yayılmaya mütemayil iktidar-güç karşısında sivil alanı korumasız-dirençsiz müdahale alanına dönüştürüyor.

Devlet-toplum arasındaki ilişkinin yer yer örtüşme yer yer çatışma üzerinden gerilimli bir havada seyretmesi açıktır. Mesele söz konusu gerilimi bir yanlış olarak kodlayıp tasfiye etmek değil tersine söz konusu gerilimi işlevsel şekilde taşınabilir bir eşikte tutabilmektir. Bu hem toplumsal değişim-dönüşümün taşınacağı zemini hem de sivil toplumu basit bir yönetilebilir aparat olmaktan çıkaracaktır. Aksi taktirde rant-imtiyaz sarmalında hormonlu büyüme pahasına anlamından feragat, ülkenin mukadderatına kast eden bir hüviyet yaratıyor. Siyaseti taşıyamayacağı bir çözüm mekaniğine indirgeyen bu abartılı ve ilkesiz konumlanış hem siyaseti hamasete savurmakta hem de toplumun hissiyatını ve hassasiyetini aşındırmaktadır. Oysa mesele talep ve beklentilerini Daver Bey'in muktedirliğinde gidermek yerine hakka, hukuka, ilke ve değerlerle beslenmiş ve rafine dile tercüme edilmiş haklılığımızda olmalı. Bu hem STK'ların sahici bir anlamla buluşmaları hem de ülkenin yarınlarının emniyeti açısından elzemdir.