Geceleri başımızı kaldırıp baktığımız Ay, sadece karanlığı aydınlatan bir kandil değil; arkasındaki hassas hesabı, muazzam dengeyi ve İlâhî sanatı hatırlatan derin bir tefekkür vesilesidir.
Allah, Ay’ı öyle hassas bir hesapla takdir edip mükemmel bir konuma yerleştirmiştir ki; o parlaklığa ve dengeye ulaşması tam da bulunduğu yörüngede olmasına bağlıdır. Eğer biraz geride olsa bu parlaklığa erişemeyecek, biraz daha yakın veya ileride olsa faydasından çok zararı dokunacaktı. Örneğin, gelgit (medcezir) olayları yeryüzünde yıkıcı etkiler meydana getirebilecekti.
Bizler Ay’ın şu anki hâlinden büyük bir feyiz alıyor, yeryüzüne sağladığı faydalardan istifade ediyoruz. En basitinden, geceleri bizler için bir kandil olması dahi sıradan bir olay değildir. Özetlemek gerekirse Ay; tam da bu parlaklıkta olması ve yeryüzüne zarar vermemesi için Allah’ın tayin ettiği o özel yörüngededir. Üstelik Allah, zamanı ve günleri takip edebilmemiz için Ay’ın Güneş ile Dünya arasındaki duruşunu da öyle bir ayarlamıştır ki; Hilâl hâline bakarak ayın kaçıncı gününde olduğumuzu, Dolunay’a bakarak ortasını kolayca anlayabiliyoruz.
Böyle hassas ve ince ayarlar yapan bir Allah’a kulluk ettiğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu durumu bir misalle açıklayacak olursak: Bir iş yerindeki çırak; ustasının mesleğin tüm inceliklerine hâkim, kendisini en güzel şekilde yetiştirecek kabiliyete ve ustalığa sahip olduğunu gördükçe ve anladıkça, öyle bir ustanın yanında çalıştığı için ne kadar mutlu olur, değil mi?
İşte biz de her şeyi en ince ayrıntısına kadar tanzim eden Allah’a kulluk ve ibadet ediyoruz. Ay’ın sadece bu hassas hesaplar dâhilinde bir yörüngede tutulması; geceleri bize bir kandil, takvim ve gelgit gibi hikmetli süreçlere bir vesile olmasıyla kalmıyor... En önemlisi, geceleri başımızı kaldırdığımızda gökyüzünde bize tebessüm eden, varlığını dolu dolu hissettiren ve âdeta nuranî parmaklarıyla kendine bakmamızı işaret eden bir Ay görebiliyoruz.
Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat eserinde Ay'ın bu büyüleyici tablosunu ve ilâhî sanatı şöyle tasvir eder: "Hususan Mayıs'ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nurânî büyük bir ağacın vücûdunu tahayyül ettirir. Güyâ, o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyyâ ve hilâl olmuş ve sâir yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkin eder."
Bediüzzaman bu harika teşbihte; bahar mevsiminde gökyüzünün o canlanan, yeşile çalan rengini "yeşil bir perde" olarak tasvir eder. İnce hilâli eğilmiş bir hurma dalına, Ülker (Süreyyâ) yıldız kümesini bir üzüm salkımına, diğer yıldızları da meyvelere benzeterek; gökyüzünün arkasında Kâinat Sâni'inin nuranî, gaybî ve muazzam bir kudret ağacı olduğunu nazarlarımıza sunar.
Elbette şehrin o kirli atmosferinden uzak; köylerde, dağlarda, pırıl pırıl ve bulutsuz bir gökyüzünün altında bu manzara çok daha başkadır. Öyle bir gecede Ay’ın Hilâl veya Dolunay hâliyle bize tebessüm etmesi, bilhassa o Dolunay’ın içimizi ve yüreğimizi ısıtması bambaşka bir duygudur. Bu durumdan bedensel bir besin veya gıda almıyoruz belki; fakat göz zevkimize hitap etmesi, ruhumuzu ve duygularımızı beslemesi bile başlı başına muazzam bir nimettir.
İşte biz, böyle bir Bütün Kâinat’ın Yaratıcısı olan Allah’a ibadet ediyoruz; rastgele bir varlığa değil. Bütün yıldızları tanzim eden, onları hikmetli yörüngelere yerleştiren, Güneş’i sevk ve idare eden, Dünya’yı mükemmel bir yörüngede döndüren, o Dünya’ya mevsimleri birer süs gibi takan, toprağından ağaçları, çiçekleri, meyveleri çıkaran, yeryüzüne hikmetli dağları oturtan ve Dünya’nın avuçlarına denizleri dolduran Allah’a ibadet ve kulluk ediyoruz.
Sadece bu şuur dahi ne kadar büyük bir nimet, ne kadar şükredilmesi gereken bir hâldir! İnsana alnını secdeye koydurup "Yâ Rabbi, iyi ki sana secde etmeyi ve ibadet etmeyi bize nasip ettin" dedirtecek muazzam bir saadettir.