İngiltere, İsrail’e karşı dünyayı şaşırtan bir karar aldı. İşgal altında olan Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinde üretilen malların ithalatını yasaklama, yerleşim yerlerinin inşası ve finansmanına katkıda bulunan kişi ve kuruluşlara yaptırım uygulama ve buralardaki gayrimenkullerin İngiltere’de reklamını engelleme kararı açıkladı. İşgale maddi katkı sağlayabilecek yeni silah ve ürün ihracatlarına da izin verilmeyeceği duyuruldu.

İngiltere yalnız kalmadı. Aralarında Fransa ve Kanada'nın da bulunduğu 12 ülke, Batı Şeria'daki yasa dışı İsrail yerleşimlerinden gelen ürünlerin ticaretine yasaklama getireceklerini duyurdu. Ortak bildiride yerleşimlerin genişletilmesine derhal son verilmesi istendi. Batı Şeria’daki yerleşimci şiddeti ve İsrail’in giderek genişleyen işgal politikası artık bu ülkelerin ortak açıklamalarında açık biçimde hedef alınıyor.

Yaptırımlara karşılık İngiltere’nin Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu kapatma kararı alan Siyonistler, İngiliz temsilcilerin Gazze’deki Sivil-Askerî Koordinasyon Merkezi’nden çıkarılması, İngiltere’nin Filistin Yönetimi güçlerine verdiği eğitimin sona erdirilmesi ve bazı İngiliz siyasetçilerin İsrail’e girişlerinin yasaklanması gibi başka misilleme kararlarına da yöneldi.

İsrail’in gösterdiği bu sert tepki bile atılan adımların önemini anlatmaya yetiyor. Çünkü İsrail yıllardır Batılı devletlerin “endişeliyiz”, “kınıyoruz”, “uluslararası hukuka uyun” açıklamalarına alışmış durumda. Alışık olmadığı şey, bu endişenin ekonomik ve diplomatik bir faturaya dönüşmesi.

İngiltere’nin bugünkü tutumu dikkat çekici. Ancak bu tutum, Londra’nın Filistin meselesindeki tarihî sorumluluğunun ve Gazze katliamları boyunca İsrail’e verdiği siyasi ve askerî desteğin üzerini örten bir perdeye de dönüşmemeli. Bugün doğru bir şey yapmak, dün yapılan yanlışları temize çıkarmaz.

Zaten İngiltere İsrail’le bütün ilişkilerini kesmiş de değil. İsrail’i topyekûn boykot etmiyor. Genel ticari ilişkilerini sürdürürken yaptırımları ağırlıklı olarak işgal altındaki topraklara, yasa dışı yerleşim yerlerine ve yerleşimci şiddetine yöneltiyor.

O hâlde neden şimdi? Gazze’de 70 binden fazla insanın öldürülmesi bu devletlerin İsrail’le ilişkilerini kökten değiştirmesine yetmediğine göre bugün ne değişti?

Aslında karşımızda bir gecede gerçekleşen vicdan uyanışından ziyade, Batı Şeria’da giderek ağırlaşan bir sürecin yeni bir eşiğe ulaşması var. İngiltere daha önce de aşırı Yahudi yerleşimcilere ve yerleşimci şiddetini finanse eden yapılara yaptırımlar uygulamıştı. Ancak şiddet durmadığı gibi yerleşimler genişlemeye, Filistinlilerin toprakları sistematik biçimde gasbedilmeye devam etti. İngiliz hükümeti de son açıklamalarında Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetini artık açık biçimde “terör” olarak nitelendiriyor.

Son olarak E1 adı verilen yerleşim projesinin ilerletilmesi, meseleyi başka bir boyuta taşıdı. Çünkü E1 yalnızca birkaç bin yeni konutun yapılması anlamına gelmiyor. Proje, Doğu Kudüs ile Batı Şeria arasındaki Filistin coğrafyasını parçalıyor ve bu ülkelerin kabul ettiği gelecekte yaşayabilir ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devletinin kurulmasını çok daha zor hâle getiriyor.

Dolayısıyla bugün yerleşimci terörü, sistematik yerleşim genişlemesi ve E1 projesi aynı noktada birleşiyor: İsrail, işgali giderek geri dönüşü zor bir fiilî ilhak düzenine dönüştürüyor.

Gazze’de öldürülen on binlerce insan Batılı devletleri İsrail’den koparmadı. Yerleşimci terörü de uzun süre sınırlı yaptırımlarla karşılandı. Bu açıdan yaşananları yalnızca geç kalmış bir vicdan uyanışı olarak okumak bizi yanıltabilir. Batılı devletlerin önemli bir kısmı İsrail’den vazgeçmiş değil. İsrail’in güvenliğine bağlılıklarını hâlâ özellikle vurguluyorlar. Fakat Netanyahu hükümetinin politikalarının artık Batı’nın kendi Filistin siyasetini de anlamsızlaştırmaya başladığını görüyorlar. İsrail Batı Şeria’da geri dönüşü olmayan bir ilhak düzeni kurarsa, yıllardır savundukları “iki devletli çözüm” diye bir siyasetin üzerinde duracağı coğrafi zemin dahi kalmayacak.

Bugün yaşananlar Batı’nın bütünüyle Filistin safına geçmesi anlamına gelmese de İsrail’in yıllardır sahip olduğu dokunulmazlık zırhında önemli bir çatlak oluşturmuştur. Ve bu çatlağın da genişlemesi gerekir. Doğru olan, İsrail’in işgal, katliam ve ilhak politikalarının yalnızca kınanması değil; bunların ekonomik, siyasi ve diplomatik bir maliyetinin olduğunun gösterilmesidir.

İngiltere’nin yaptıkları geçmişte yaşattıklarını unutturmasa da yıllardır söylenen bir mazereti ortadan kaldırıyor: İsrail’e ekonomik ve diplomatik bedel ödetmek mümkün. İngiltere yapabiliyorsa, Filistin’i kendi meselesi olarak gören diğer ülkeler neyi bekliyor?